Hadisler yükleniyor…
Hadisler yükleniyor…
Sahîh-i Buhârî · 65. Bölüm
494 hadis, 17 sayfada. Arapça asılları ve Türkçe tercümeleriyle.
30 hadis39 dk okuma
İbn Ebı Müleyke'den şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Hz. Aişe'yi bu ayeti [en-Nur 15] .........iz telikunehu bi elsinetiküm şeklinde okurken işittim
حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُوسَى، حَدَّثَنَا هِشَامٌ، أَنَّ ابْنَ جُرَيْجٍ، أَخْبَرَهُمْ قَالَ ابْنُ أَبِي مُلَيْكَةَ سَمِعْتُ عَائِشَةَ، تَقْرَأُ {إِذْ تَلِقُونَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ}
İbn Ebi Müleyke'nin şöyle söylediği rivayet edilmiştir: İbn Abbas, ölümünden kısa bir süre önce, ölümün emarelerinin görüldüğü bir sırada Hz. Aişe'nin yanına girmek üzere izin istedi. Hz.' Aişe, "Beni övmelerinden endişe ediyorum," diyerek [bu talebi geri çevirdi]. Bunun üzerine ona; "İzin isteyen Hz. Nebi'in amcasının oğlu ve Müslümanların önde gelenlerinden biri," dendi. Hz. Aişe de; "Öyleyse ona müsaade edin gelsin," dedi. İbn Abbas ona; "Kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordu. Hz. Aişe de; "Eğer mütlaki isem iyiyim," şeklinde cevap verdi. Bunun üzerine İbn Abbas şöyle dedi: "Allah'ın izni ile iyi olursun. Sen, Allah ResD.ıü'nün sallallahu aleyhi ve sellem eşisin. O senden başka bakire biriyle evlenmedi. Masum olduğunu bildirmek için hakkında ayet indi," dedi. İbn Abbas'tan sonra içeri İbnü'z-Zübeyr girdi. Hz. Aişe ona şöyle dedi: "İbn Abbas yanıma geldi ve beni övdü. Halbuki ben, unutulan biri olmayı dilemiştim." [-4754-] Kasım, İbn Abbas'ın Hz. Aişe'nin yanına girmek için izin istediğini ve hadisin geri kalan kısmını nakletli. Ancak Hz. Aişe'nin "Halbuki ben, unutulan biri olmayı dilemiştim," sözünden bahsetmedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: İbn Zekvan rivayetine göre, İbn Abbas oturunca Hz. Aişe'ye "Müjdeler olsun!" demiş, o da; "Olsun bakalım," şeklinde karşılık vermiş. Sonra ıbn Abbas şöyle demiştir: "Muhammed'e ve sevdiklerine kavuşman için ruhun bedenden çıkmasından başka bir engel kalmadı." Yine İbn Zekvan rivayetinde hadisin "Allah'ın izni ile iyi olursun. Sen, Allah ResD.ıü'nün sallaılahu aleyhi ve sellem eşisin. O senden başka bakire biriyle evlenmedi," kısmı şu şekilde geçmektedir: Sen Allah ResD.ıü'nün sallallahu aleyhi ve sellem en fazla sevdiği eşisin. O ancak iyileri severdi." Hz. Aişe de, diğer takvalı insanlar gibi unutulmuş biri olarak ölmeyi istemiştir. Onun bu isteği kendisi hakkında duyduğu büyük endişeden ileri geliyordu. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1- İbn Abbas derin ilme sahipti. 2- İbn Abbas, sahabe ve tabiD.n nezdinde önemli bir yere sahipti. 3- Hz. Aişe alçakgönüllü biriydi. 4- Hz. Aişe son derece erdemli bir kadındı. 5- Hz. Aişe dini konularda son derece titizdi. 6- Sahabe müminlerin annelerinin yanına izin almadan girmezdi. 7 - Yaşı küçük olan kimse, evla olanın hilafına, bir yola saptığını görünce kendisinden büyük birine görüşünü belirtir. 8- İlim ehline ve dini bakımdan önder olan kimselere saygı göstermeye özen gösterilmelidir. 9- Alimlerin ve dini önderlerin hak ettiği saygı, masıahat çerçevesine oturmayan bir nedenden dolayı terk edilemez
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى، حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ عُمَرَ بْنِ سَعِيدِ بْنِ أَبِي حُسَيْنٍ، قَالَ حَدَّثَنِي ابْنُ أَبِي مُلَيْكَةَ، قَالَ اسْتَأْذَنَ ابْنُ عَبَّاسٍ قَبْلَ مَوْتِهَا عَلَى عَائِشَةَ، وَهْىَ مَغْلُوبَةٌ قَالَتْ أَخْشَى أَنْ يُثْنِيَ عَلَىَّ. فَقِيلَ ابْنُ عَمِّ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَمِنْ وُجُوهِ الْمُسْلِمِينَ. قَالَتِ ائْذَنُوا لَهُ. فَقَالَ كَيْفَ تَجِدِينَكِ قَالَتْ بِخَيْرٍ إِنِ اتَّقَيْتُ. قَالَ فَأَنْتِ بِخَيْرٍ ـ إِنْ شَاءَ اللَّهُ ـ زَوْجَةُ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَلَمْ يَنْكِحْ بِكْرًا غَيْرَكِ، وَنَزَلَ عُذْرُكِ مِنَ السَّمَاءِ. وَدَخَلَ ابْنُ الزُّبَيْرِ خِلاَفَهُ فَقَالَتْ دَخَلَ ابْنُ عَبَّاسٍ فَأَثْنَى عَلَىَّ وَوَدِدْتُ أَنِّي كُنْتُ نِسْيًا مَنْسِيًّا.
İbnu Avn, el-Kaasım'dan tahdîs etti de: İbn Abbâs radıyallahü anhüma Âişe'nin huzuruna girmek için izin istedi, deyip yukarıdaki hadîsin benzerini söyledi, fakat "Nisyen mensiyyen" kısmını zikretmedi. Allah'ın Şu Kavli: siz îmân eden kimselerseniz böyle birşeye hayâtta bulunduğunuz müddetçe bir daha dönmenizi size haram kılıyor”(Âyet:)
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَهَّابِ بْنُ عَبْدِ الْمَجِيدِ، حَدَّثَنَا ابْنُ عَوْنٍ، عَنِ الْقَاسِمِ، أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنه ـ اسْتَأْذَنَ عَلَى عَائِشَةَ نَحْوَهُ. وَلَمْ يَذْكُرْ نِسْيًا مَنْسِيًّا.
Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre, o demiştir: Hassan İbn Sabit yanına girmek için izin istedi. [Mesruk] "Bu adama izin verecek misin?" diye sordum. Bunun üzerine Hz. Aişe: "O, büyük azaba uğrayanlardan değil miydi?" diye sordu. Süfyan, Hz. Aişe'nin bu sözü ile Hassan'in görme duyusunu yitirdiğini kastettiğini söylemiştir. [Nihayet Hassan onun yanına girip onun için] şu beyitleri okudu: Hiçbir şüphe ile itham edilmeyen iffetli've ağırbaşlı Habersiz kadınların etini yemeden aç çıkar sabahlara Bunun üzerine Hz. Aişe: "Ama sen ... " dedi
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ يُوسُفَ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ أَبِي الضُّحَى، عَنْ مَسْرُوقٍ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ جَاءَ حَسَّانُ بْنُ ثَابِتٍ يَسْتَأْذِنُ عَلَيْهَا قُلْتُ أَتَأْذَنِينَ لِهَذَا قَالَتْ أَوَلَيْسَ قَدْ أَصَابَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ. قَالَ سُفْيَانُ تَعْنِي ذَهَابَ بَصَرِهِ. فَقَالَ حَصَانٌ رَزَانٌ مَا تُزَنُّ بِرِيبَةٍ وَتُصْبِحُ غَرْثَى مِنْ لُحُومِ الْغَوَافِلِ قَالَتْ لَكِنْ أَنْتَ. .. .
Mesruk'tan şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Hassan İbn Sabit Hz. Aişe'nin yanına girdi ve ona iltifatta bulunup şu beyitleri okudu: Hiçbir şüphe ile itham edilmeyen iffetli ve ağırbaşlı Habersiz kadınların etini yemeden aç çıkar sabahlara Bunun üzerine Hz. Aişe şöyle söyledi: "Ama sen ... " Ben de Hz. Aişe'ye; "Allah Teala 'Onlardan (elebaşlık yapıp) bu günahın büyüklüğünü yüklenen kimse' (Nur 11) buyurmuşken, böylelerinin yanına girmesi için izin mi veriyorsun?" dedim. O da; "Körlükten daha büyük azab mı olur!" dedi ve arkasından şunu ekledi: Hassan Hz. Nebi'i şiirleri ile savunurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "........Hasan kelimesi ile erkeklerden ve onların kendisine bakmasından sakınan kadın kastedilir. ".........Razan ise az hareket etmek anlamına gelen ...........razane kökünden türemiştir. .....tuzennu "iftira atılır" demektir.....Ğarsa ise "açlıktan karnı karnına yapışmış" anlamına gelir. Bununla Hz. Aişe'nin hiçkimsenin gıybetini yapmadığı anlatılmıştır. Burada bir istiare söz konusudur ve gıybet hakkında inen şu ayete işaret edilmiştir: "Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?"(Hucurat 12) ......Ğavafil ise .....ğafile kelimesinin çoğuludur. İffetli ve kötülükten haberi olayan kadınlar anlamına gelir. Bununla Hz. Aişe'nin, ölülerin etini yemeye benzetilen insanların gıybetini yapmaktan uzak olduğu ifade edilmiştir. Et, kemiği örten bir tabakadır. Gıybet eden, gıybetini ettiği kişinin adeta örtüsünü açmıştır. Bu bakımdan gıybet, ölü eti yemeye benzetilmiştir. Hz. Aişe'nin "Ama sen ... " sözü Şuayb rivayetinde şu şekilde geçmektedir: "Ama sen öyle değilsin ... " O rivayetin de sonunda şu ziyade vardır: Hassan Hz. Nebi'i şiirleri ile savunurdu. Bu bilgi Megazı bölümünde başka bir senetle Şu'be'den şu lafızIa geçmişti: Hassan, Hz. Nebi'i savunuyor veya onu hicvedenleri hicvediyordu. Hz. Aişe'nin "Ama sen ... " sözü, Hassan'ın da ifk hadisesine karışanlardan olduğunu gösterir. Urve şöyle demiştir: Hz. Aişe, yanında Hassan'a hakaret edilmesinden hoşlanmazdı. Böyle bir şeyle karşılaştığı zaman şöyle derdi: O şu beyitleri söyleyen biri. Babam, annem ve namusum size karşı Muhammed'in namusuna kalkandır
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي عَدِيٍّ، أَنْبَأَنَا شُعْبَةُ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ أَبِي الضُّحَى، عَنْ مَسْرُوقٍ، قَالَ دَخَلَ حَسَّانُ بْنُ ثَابِتٍ عَلَى عَائِشَةَ فَشَبَّبَ وَقَالَ حَصَانٌ رَزَانٌ مَا تُزَنُّ بِرِيبَةٍ وَتُصْبِحُ غَرْثَى مِنْ لُحُومِ الْغَوَافِلِ قَالَتْ لَسْتَ كَذَاكَ. قُلْتُ تَدَعِينَ مِثْلَ هَذَا يَدْخُلُ عَلَيْكِ وَقَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ {وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ} فَقَالَتْ وَأَىُّ عَذَابٍ أَشَدُّ مِنَ الْعَمَى وَقَالَتْ وَقَدْ كَانَ يَرُدُّ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم.
Aişe r.anha'nın şöyle söylediği rivayt edilmiştir: Hakkımda dedikodular çıkmıştı. Ben ise hiçbirşeyden haberdar değildim. İşte o zaman Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem benim hakkımda insanlara bir konuşma yapmış. İlk önce kelime-i şehadet getirmiş. Akabinde Allah'a hamd edip O'nun layık olduğu övgüleri sıralamış. Sonra şöyle buyurmuş: "Esas meseleye gelince ... Şimdi bana, eşim hakkında ileri geri konuşan kimseye ne yapmam gerektiği konusunda düşüncelerinizi açıklayın. Allah'a yemin ederim ki; ben, eşim hakkında hiçbir kötülük bilmiyorum. Onu, Allah'a yeminle söylüyorum ki, hiç kötü olarak tanımadığım bir adamla suçladılar. O adam evime ancak ben varsam girerdi. Bir yolculuğa çıkarsam, o da benimle çıkardı." . Bunun üzerine Sa'd İbn Muaz kalkıp; "Ey Allah'ın elçisi! Bana müsaade et, onların boyunlarını vurayırn!" demiş. Peşinden Hazreç'ten biri kalkmış. Hassan İbn Sabit'in annesi bu adamla aynı kabiledendi. Sonra o adam şöyle demiş: "Yalan söyledin. allah'a yemin ederim ki, iftira atanlar Evs kabilesinden olsaydı, onların boyunlarının vurulmasını istemezdin!" Bunun üzerine neredeyse Evs ile Hazreç arasında mescidde bir çatışma meydana gelecekmiş. Bütün bu olup bitenlerden benim haberim yoktu. O günün akşamı bir ihtiyacımı gidermek için evden çıktım. Yanımda Ümmü Mistah vardı. Derken o tökezledi ve "Mistah kahrolsun," dedi. Ben de; "Anne, oğluna mı beddua ediyorsun?" diye sordum. Mistah'ın annesi sustu. Sonra bir kez daha tökezledi ve yine "Mistah kahrolsun!" dedi. Ona; "Anne, oğluna mı beddua ediyorsun?" diye sordum, yine sustu. Sonra üçüncü kez tökezledi ve yine "Mistah kahrolsun!" dedi. Bu defa ona çıkıştım. Bunun üzerine o: "Allah'a yemin ederim ki, ben ona ancak senden dolayı hakaret ettim," dedi. Ben de; "Benim hangi durumumdan dolayı?" diye sordum. Bunun üzerine hakkımda konuşulanları bana anlattı. Şaşkınlıkla, "Bunlar oldu mu?" diye sordum. O da; "Vallahi evet," diye cevap verdi. Hemen evime döndüm. Evimden çıktığım şeyin ne azını, ne de çoğunu hissediyordum. Hastalığım artmıştı. Bu yüzden allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e "Beni babamın evine gönder," dedim. O da bir çocukla birlikte beni gönderdi. Nihayet babamın evine girdim. O esnada Ümmü Ruman aşağıdaydı, Ebu Bekir ise yukarıda Kur'an okuyordu. Annem: "Kızım neden geldin?" diye sordu. Ben de ona durumu haber verdim ve hakkımda söylenenleri anlattım. Bir de baktım ki, annem benim kadar bu olaya üzülmüyor. Sonra annem şöyle dedi: "Kızım, bu konuyu bu kadar sorun etme. allah'a yemin ederim ki, kocası tarafından sevilen ve kumaları bulunan güzel bir kadına, kumalarının haset etmediği ve onun hakkında ileri geri konuşulmadığı pek nadirdir." Hayret, annem benim üzüldüğüm kadar üzülmemişti. Ona; "Babamın bu olaydan haberi var mı?" diye sordum. "Evet," diye cevap verdi. Bu defa, "Peki Allah Resulü'nün bundan haberi var mı?" diye sordum. "Evet, Rasululullah sallallahu aleyhi ve sellem de biliyor," diye cevap verdi. Birden gözümden yaşlar boşaldı ve ağlamaya başladım. Derken Ebu Bekir yukarıda Kur'an okurken sesimi işitti ve aşağı indi. Anneme; "Neyi var?" diye sordu. Annem de; "Hakkında söylenenlerden haberdar oldu ve gözleri doldu," diye cevap verdi. Bunun üzerine babam şöyle dedi: Allah aşkına kızım, mutlaka evine dön. Evime döndüm. Hz. Nebi evime geldi. Beni, hizmetçi me sordu. O da şöyle cevap verdi: "Ne münasebet! Allah'a yemin ederim ki, onun hiçbir ayıbını bilmiyorum. Ancak şu kadarı var ki, o uyur kalırdı. Nihayet koyun içeri girer mayalı hamurunu veya normal hamurunu yerdi." O an Hz. Nebi'in asahabından bazıları ona; "Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e doğru söyle!" diye çıkıştılar. Hatta bizzat o meseleyi ona hatırlattılar. Bunun üzerine hizmetçim: "Subhfınallfıh! Allah'a yemin ederim ki, kuyumcu sarı altın külçesini nasıl biliyorsa, ben de onu öyle bilirim," dedi. Bu söylenti iftiraya maruz kalan adamın da kulağına ulaşmıştı. Bu yüzden o şöyle demiştir: "Subhanallah! Allah'a yemin ederim ki, ben hiçbir kadının elbisesini çıkarmadım." Hz. Aişe şöyle dedi: Bu adam, Allah yolunda şehit oldu. Annemle babam, yanı başımda sabahladılar, beni yalnız bırakmıyorlardı. Nihayet ikindi namazını kıldıktan sonra Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanıma geldi. Annemle babamın biri sağımda, diğeri solumda oturuyordu. O sırada Rasuluilah sallallahu aleyhi ve sellem içeri girdi. Sonra Allah'a hamd edip O'na övgüler sıraladı. Akabinde şöyle buyurdu: "Esas konuya gelince, Ey Aişe! Eğer bir kötülüğe bulaşmış veya zulmetmişsen Allah'a tevbe et! Çünkü Allah kullarının tevbesini kabul ederı" O sırada ensardan bir kadın geldi ve kapının önüne oturdu. Bunun üzerine Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e "Bu meseleleri şu kadının yanında açmaktan hiç utanmıyor musun?" dedim. Yine de Rasulullah nasihatini tamamladı. Bunun üzerine babama dönüp; "Ona cevap ver!" dedim. Babam: "Ne cevap vereyim?" diye karşılık verdi. Bu defa annerne döndüm ve "Ona cevap ver dedim!" O da; "Ne diyeyim?" şeklinde cevap verdi. Her ikisi de Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e cevap vermeyince kelime-i şehadet getirdim, Allah'a hamd edip O'na layık olduğu övgüleri sıraladım. Ardından şöyle söyledim: "Demem o ki; Allah'a yemin ederim ki, ben size 'bunu yapmadım,' desem -ki Allah benim doğru söylediğimi çok iyi biliyor.- yine de bu sözüm sizin yanınızda bana fayda vermez. Çünkü siz bu konuyu konuşmuşsunuz. Kalbiniz de bu meseleye iyice inanmış. Şayet 'ben bunu yaptım,' desem -ki Allah benim bunu yapmadığımı iyi biliyor.- 'Aişe suçunu nefsine karşı itiraf etti' diyeceksiniz. O sırada Hz. Yakub'un adını aklıma getirmeye çalıştım ama bir türlü getiremedim.-Bu yüzden Allah'a yemin ederim ki, ben sizinle benim durumum için Yusuf'un babasının şu sözünden başka bir söz bulamıyorum: "Artık (bana düşen) hakkıyla sabretmektir. Anlattığınız karşısında (bana) yardım edecek olan, ancak Allah'tır. " (Yusuf 18) Tam o esnada Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e vahiy geldi. Bizler sustuk ve vahiy tamamlandı. Ben, Hz. Nebi'in alnını silerken yüzündeki sevinci görüyordum. Hz. Nebi şöyle buyurdu: "EyAişe! Müjdeler olsun sana! Allah Tea/a masum olduğunu belirten vahiy indirdi." Ama ben, şimdi öncekinden daha öfkeli idim. Anne-babam: "Kalk Rasulullah'a git!" dediler. Ben: "Hayır! Allah'a yemin ederim ki, ona doğru kalkıp gitmem. Ne ona, ne de size hamd ederim. Ama benim masum olduğuma dair vahiy indiren Allah'a hamd ederim. Siz o iftirayı işittiniz, fakat ne inkar ettiniz, ne de değiştirdiniz," dedim. Hz. Aişe olayı anlatmaya şöyle devam etmiştir: Zeyneb bint Cahş'ı dine bağlılığı sayesinde Allah korumuştu. Bu yüzden benim hakkımda ancak hayır söylemişti. Ama kız kardeşi Hamne, helak olanlarla birlikte helak olmuştu. İfk hadisesi hakkında konuşanlar, Mistah, Hassan İbn Sabit ve münafık Abdullah İbn Übey idi. Hele Abdullah, bu iftiranın yayılmasını istiyordu. Sağda solda konuşulanları derliyordu. Bu iftirayı dillerine dolayanların başını o ve Hamne çekiyordu. Ebu Bekir asla Mistah'a bir yarar sağlamayacağına dair yemin etti. Bunun üzerine Allah Teala "İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dair yemin etmesinler; bağışlasınlar, feragat göstersinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir, "(Nur 22) ayetini indirdi. Bu ayette "İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler" ifadesi ile Ebu Bekir; "yoksullara" ifadesi ile de Mistah kastedilmişti. Sonunda Ebu Bekir şöyle dedi: Evet, Allah'a yemin ederim ki; Ey Rabbimiz! Bizi bağışlarnam severiz," dedi veeskiden olduğu gibi Mistah'a yardım etti
وَقَالَ أَبُو أُسَامَةَ عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ، قَالَ أَخْبَرَنِي أَبِي، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ لَمَّا ذُكِرَ مِنْ شَأْنِي الَّذِي ذُكِرَ وَمَا عَلِمْتُ بِهِ قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِيَّ خَطِيبًا، فَتَشَهَّدَ فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ، ثُمَّ قَالَ " أَمَّا بَعْدُ أَشِيرُوا عَلَىَّ فِي أُنَاسٍ أَبَنُوا أَهْلِي، وَايْمُ اللَّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَى أَهْلِي مِنْ سُوءٍ، وَأَبَنُوهُمْ بِمَنْ وَاللَّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَيْهِ مِنْ سُوءٍ قَطُّ، وَلاَ يَدْخُلُ بَيْتِي قَطُّ إِلاَّ وَأَنَا حَاضِرٌ، وَلاَ غِبْتُ فِي سَفَرٍ إِلاَّ غَابَ مَعِي ". فَقَامَ سَعْدُ بْنُ مُعَاذٍ فَقَالَ ائْذَنْ لِي يَا رَسُولَ اللَّهِ أَنْ نَضْرِبَ أَعْنَاقَهُمْ، وَقَامَ رَجُلٌ مِنْ بَنِي الْخَزْرَجِ، وَكَانَتْ أُمُّ حَسَّانَ بْنِ ثَابِتٍ مِنْ رَهْطِ ذَلِكَ الرَّجُلِ، فَقَالَ كَذَبْتَ، أَمَا وَاللَّهِ، أَنْ لَوْ كَانُوا مِنَ الأَوْسِ مَا أَحْبَبْتَ أَنْ تُضْرَبَ أَعْنَاقُهُمْ. حَتَّى كَادَ أَنْ يَكُونَ بَيْنَ الأَوْسِ وَالْخَزْرَجِ شَرٌّ فِي الْمَسْجِدِ، وَمَا عَلِمْتُ فَلَمَّا كَانَ مَسَاءُ ذَلِكَ الْيَوْمِ خَرَجْتُ لِبَعْضِ حَاجَتِي وَمَعِي أُمُّ مِسْطَحٍ. فَعَثَرَتْ وَقَالَتْ تَعِسَ مِسْطَحٌ. فَقُلْتُ أَىْ أُمِّ تَسُبِّينَ ابْنَكِ وَسَكَتَتْ ثُمَّ عَثَرَتِ الثَّانِيَةَ فَقَالَتْ تَعِسَ مِسْطَحٌ، فَقُلْتُ لَهَا تَسُبِّينَ ابْنَكِ ثُمَّ عَثَرَتِ الثَّالِثَةَ فَقَالَتْ تَعِسَ مِسْطَحٌ. فَانْتَهَرْتُهَا، فَقَالَتْ وَاللَّهِ مَا أَسُبُّهُ إِلاَّ فِيكِ. فَقُلْتُ فِي أَىِّ شَأْنِي قَالَتْ فَبَقَرَتْ لِي الْحَدِيثَ فَقُلْتُ وَقَدْ كَانَ هَذَا قَالَتْ نَعَمْ وَاللَّهِ، فَرَجَعْتُ إِلَى بَيْتِي كَأَنَّ الَّذِي خَرَجْتُ لَهُ لاَ أَجِدُ مِنْهُ قَلِيلاً وَلاَ كَثِيرًا، وَوُعِكْتُ فَقُلْتُ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَرْسِلْنِي إِلَى بَيْتِ أَبِي. فَأَرْسَلَ مَعِي الْغُلاَمَ، فَدَخَلْتُ الدَّارَ فَوَجَدْتُ أُمَّ رُومَانَ فِي السُّفْلِ وَأَبَا بَكْرٍ فَوْقَ الْبَيْتِ يَقْرَأُ. فَقَالَتْ أُمِّي مَا جَاءَ بِكِ يَا بُنَيَّةُ فَأَخْبَرْتُهَا وَذَكَرْتُ لَهَا الْحَدِيثَ، وَإِذَا هُوَ لَمْ يَبْلُغْ مِنْهَا مِثْلَ مَا بَلَغَ مِنِّي، فَقَالَتْ يَا بُنَيَّةُ خَفِّضِي عَلَيْكِ الشَّأْنَ، فَإِنَّهُ وَاللَّهِ، لَقَلَّمَا كَانَتِ امْرَأَةٌ حَسْنَاءُ عِنْدَ رَجُلٍ يُحِبُّهَا، لَهَا ضَرَائِرُ، إِلاَّ حَسَدْنَهَا وَقِيلَ فِيهَا. وَإِذَا هُوَ لَمْ يَبْلُغْ مِنْهَا مَا بَلَغَ مِنِّي، قُلْتُ وَقَدْ عَلِمَ بِهِ أَبِي قَالَتْ نَعَمْ. قُلْتُ وَرَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَتْ نَعَمْ وَرَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَاسْتَعْبَرْتُ وَبَكَيْتُ، فَسَمِعَ أَبُو بَكْرٍ صَوْتِي وَهْوَ فَوْقَ الْبَيْتِ يَقْرَأُ، فَنَزَلَ فَقَالَ لأُمِّي مَا شَأْنُهَا قَالَتْ بَلَغَهَا الَّذِي ذُكِرَ مِنْ شَأْنِهَا. فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ، قَالَ أَقْسَمْتُ عَلَيْكِ أَىْ بُنَيَّةُ إِلاَّ رَجَعْتِ إِلَى بَيْتِكِ، فَرَجَعْتُ وَلَقَدْ جَاءَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَيْتِي، فَسَأَلَ عَنِّي خَادِمَتِي فَقَالَتْ لاَ وَاللَّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَيْهَا عَيْبًا إِلاَّ أَنَّهَا كَانَتْ تَرْقُدُ حَتَّى تَدْخُلَ الشَّاةُ فَتَأْكُلَ خَمِيرَهَا أَوْ عَجِينَهَا. وَانْتَهَرَهَا بَعْضُ أَصْحَابِهِ فَقَالَ اصْدُقِي رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَتَّى أَسْقَطُوا لَهَا بِهِ فَقَالَتْ سُبْحَانَ اللَّهِ، وَاللَّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَيْهَا إِلاَّ مَا يَعْلَمُ الصَّائِغُ عَلَى تِبْرِ الذَّهَبِ الأَحْمَرِ. وَبَلَغَ الأَمْرُ إِلَى ذَلِكَ الرَّجُلِ الَّذِي قِيلَ لَهُ، فَقَالَ سُبْحَانَ اللَّهِ وَاللَّهِ مَا كَشَفْتُ كَنَفَ أُنْثَى قَطُّ. قَالَتْ عَائِشَةُ فَقُتِلَ شَهِيدًا فِي سَبِيلِ اللَّهِ. قَالَتْ وَأَصْبَحَ أَبَوَاىَ عِنْدِي، فَلَمْ يَزَالاَ حَتَّى دَخَلَ عَلَىَّ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَقَدْ صَلَّى الْعَصْرَ، ثُمَّ دَخَلَ وَقَدِ اكْتَنَفَنِي أَبَوَاىَ عَنْ يَمِينِي وَعَنْ شِمَالِي، فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ ثُمَّ قَالَ " أَمَّا بَعْدُ يَا عَائِشَةُ، إِنْ كُنْتِ قَارَفْتِ سُوءًا أَوْ ظَلَمْتِ، فَتُوبِي إِلَى اللَّهِ، فَإِنَّ اللَّهَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ مِنْ عِبَادِهِ ". قَالَتْ وَقَدْ جَاءَتِ امْرَأَةٌ مِنَ الأَنْصَارِ فَهْىَ جَالِسَةٌ بِالْبَابِ فَقُلْتُ أَلاَ تَسْتَحِي مِنْ هَذِهِ الْمَرْأَةِ أَنْ تَذْكُرَ شَيْئًا. فَوَعَظَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَالْتَفَتُّ إِلَى أَبِي فَقُلْتُ أَجِبْهُ. قَالَ فَمَاذَا أَقُولُ فَالْتَفَتُّ إِلَى أُمِّي فَقُلْتُ أَجِيبِيهِ. فَقَالَتْ أَقُولُ مَاذَا فَلَمَّا لَمْ يُجِيبَاهُ تَشَهَّدْتُ فَحَمِدْتُ اللَّهَ وَأَثْنَيْتُ عَلَيْهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ، ثُمَّ قُلْتُ أَمَّا بَعْدُ فَوَاللَّهِ لَئِنْ قُلْتُ لَكُمْ إِنِّي لَمْ أَفْعَلْ. وَاللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ يَشْهَدُ إِنِّي لَصَادِقَةٌ، مَا ذَاكَ بِنَافِعِي عِنْدَكُمْ، لَقَدْ تَكَلَّمْتُمْ بِهِ وَأُشْرِبَتْهُ قُلُوبُكُمْ، وَإِنْ قُلْتُ إِنِّي فَعَلْتُ. وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَنِّي لَمْ أَفْعَلْ، لَتَقُولُنَّ قَدْ بَاءَتْ بِهِ عَلَى نَفْسِهَا، وَإِنِّي وَاللَّهِ مَا أَجِدُ لِي وَلَكُمْ مَثَلاً ـ وَالْتَمَسْتُ اسْمَ يَعْقُوبَ فَلَمْ أَقْدِرْ عَلَيْهِ ـ إِلاَّ أَبَا يُوسُفَ حِينَ قَالَ {فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ} وَأُنْزِلَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِنْ سَاعَتِهِ فَسَكَتْنَا، فَرُفِعَ عَنْهُ وَإِنِّي لأَتَبَيَّنُ السُّرُورَ فِي وَجْهِهِ وَهْوَ يَمْسَحُ جَبِينَهُ وَيَقُولُ " أَبْشِرِي يَا عَائِشَةُ، فَقَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ بَرَاءَتَكِ ". قَالَتْ وَكُنْتُ أَشَدَّ مَا كُنْتُ غَضَبًا فَقَالَ لِي أَبَوَاىَ قُومِي إِلَيْهِ. فَقُلْتُ وَاللَّهِ لاَ أَقُومُ إِلَيْهِ، وَلاَ أَحْمَدُهُ وَلاَ أَحْمَدُكُمَا، وَلَكِنْ أَحْمَدُ اللَّهَ الَّذِي أَنْزَلَ بَرَاءَتِي، لَقَدْ سَمِعْتُمُوهُ، فَمَا أَنْكَرْتُمُوهُ وَلاَ غَيَّرْتُمُوهُ، وَكَانَتْ عَائِشَةُ تَقُولُ أَمَّا زَيْنَبُ ابْنَةُ جَحْشٍ فَعَصَمَهَا اللَّهُ بِدِينِهَا، فَلَمْ تَقُلْ إِلاَّ خَيْرًا، وَأَمَّا أُخْتُهَا حَمْنَةُ فَهَلَكَتْ فِيمَنْ هَلَكَ، وَكَانَ الَّذِي يَتَكَلَّمُ فِيهِ مِسْطَحٌ وَحَسَّانُ بْنُ ثَابِتٍ وَالْمُنَافِقُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَىٍّ، وَهْوَ الَّذِي كَانَ يَسْتَوْشِيهِ وَيَجْمَعُهُ، وَهْوَ الَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ هُوَ وَحَمْنَةُ قَالَتْ فَحَلَفَ أَبُو بَكْرٍ أَنْ لاَ يَنْفَعَ مِسْطَحًا بِنَافِعَةٍ أَبَدًا، فَأَنْزَلَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ {وَلاَ يَأْتَلِ أُولُو الْفَضْلِ مِنْكُمْ} إِلَى آخِرِ الآيَةِ يَعْنِي أَبَا بَكْرٍ vوَالسَّعَةِ أَنْ يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبَى وَالْمَسَاكِينَ} ـ يَعْنِي مِسْطَحًا ـ إِلَى قَوْلِهِ {أَلاَ تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ} حَتَّى قَالَ أَبُو بَكْرٍ بَلَى وَاللَّهِ يَا رَبَّنَا إِنَّا لَنُحِبُّ أَنْ تَغْفِرَ لَنَا، وَعَادَ لَهُ بِمَا كَانَ يَصْنَعُ.
Aişe r.anha'nın şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Allah Teala ilk muhacir kadınlara merhametiyle muamele etsin. "Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler," ayetini indirince, onlar, elbiselerini yırtıp elde ettikleri parça ile başlarını örttüler
وَقَالَ أَحْمَدُ بْنُ شَبِيبٍ حَدَّثَنَا أَبِي، عَنْ يُونُسَ، قَالَ ابْنُ شِهَابٍ عَنْ عُرْوَةَ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ يَرْحَمُ اللَّهُ نِسَاءَ الْمُهَاجِرَاتِ الأُوَلَ، لَمَّا أَنْزَلَ اللَّهُ {وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ} شَقَّقْنَ مُرُوطَهُنَّ فَاخْتَمَرْنَ بِها.
Aişe r.anha'nın şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Baş örtülerini yakalarının üzerine {kadar} örtsünler," ayeti inince, kadınlar elbiselerini tutup alt uç kısımlarından yırttılar ve yırttıkları o parça ile başlarını örttüler. Fethu'l-Bari Açıklaması: Öyle anlaşılıyor ki, ........ve'l-yedribne (vursunIar) fiilinde tazmin sanatı vardır. Bundan dolayı "salsınıar" anlamına gelir. Çünkü .......ala harf-i cerri ile kullanılmıştır. ......İhtemerne "kadınlar yüzlerini kapattı," anlamına gelir. Bu da şu şekilde olurdu: Kadın, baş örtüsünü başına koyar, sonra sağ tarafından sol omzuna doğru salardı. Buna "tenekku'" da denir. Bera şöyle demiştir: "Cahiliyye döneminde kadınlar baş örtülerini sırtlarına salarlardı. Gerdanlarını ise açık bırakırlardı. Bu yüzden örtÜnmeleri emrediidi. Kadınların başörtüsü erkeklerin sarığına benzer." Hakim, Zeyd İbnu'l-Habbab kanalıyla bu rivayeti İbrahim İbn Nafi'den "Ensar kadınları elbiselerini tutup ... " lafzı ile nakletmiştir. İbn Ebı H3tim ise Abdullah İbn Osman İbn Heysem kanalıyla Safiyye'den bunu açıklayan bir rivayet aktarmıştır: Hz. Aişe'nin yanında Kureyşli kadınlardan ve onların faziletlerinden bahsettik. Bunun üzerine Hz. Aişe onlar hakkında şöyle dedi: Kureyş kadınları faziletlidir. Ancak Allah'a yemin ederim ki, Ensar kadınlarından daha faziletlisini, Allah'ın kitabını daha çok tasdik edenini ve Kur'an'a daha çok iman edenini görmedim. Nitekim Nur suresindeki "Baş örtülerini, yakalanmn üzerine {kadar} örtsünler," ayeti inince, haklarında inen İlahı mesajı okumak için onların yanına gitmişti. O an, onlardan istisnasız her biri, elbisesine yöneldi ve sabah namazını başını örterek kıldı. Onların başları siyah kargalara benziyordu." "Önce ensar kadınları elbiselerini yırtıp başlarına bağlamışlardır," diyerek iki rivayeti uzlaştırmamız mümkündür
حَدَّثَنَا أَبُو نُعَيْمٍ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ نَافِعٍ، عَنِ الْحَسَنِ بْنِ مُسْلِمٍ، عَنْ صَفِيَّةَ بِنْتِ شَيْبَةَ، أَنَّ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ كَانَتْ تَقُولُ لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الآيَةُ {وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ} أَخَذْنَ أُزْرَهُنَّ فَشَقَّقْنَهَا مِنْ قِبَلِ الْحَوَاشِي فَاخْتَمَرْنَ بِهَا.
Enes ibn Mâlik şöyle tahdîs etmiştir: Bir adam: Ey Allah'ın Peygamberi! Kâfir, kıyâmet gününde yüzüstü nasıl haşrolunur? Diye sordu. Peygamber(sallallahü aleyhi ve sellem): "Dünyâda onu iki ayağı üzerinde yürüten Allah, kıyâmet gününde yüzüstü yürütmeye kudretli değil midir?" diye cevâb verdi. hadîsin râvîsi Katâde: Evet Rabb'imizin izzetine yemîn ederim ki, O buna elbette kaadirdir, dedi Allah'ın Şu Kavli: ki, Allah'ın yanına başka bir ilâh daha (katıp) tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar, zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezaya çarpar"(Âyet:)
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا يُونُسُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْبَغْدَادِيُّ، حَدَّثَنَا شَيْبَانُ، عَنْ قَتَادَةَ، حَدَّثَنَا أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ ـ رضى الله عنه ـ. أَنَّ رَجُلاً، قَالَ يَا نَبِيَّ اللَّهِ يُحْشَرُ الْكَافِرُ عَلَى وَجْهِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ قَالَ " أَلَيْسَ الَّذِي أَمْشَاهُ عَلَى الرِّجْلَيْنِ فِي الدُّنْيَا قَادِرًا عَلَى أَنْ يُمْشِيَهُ عَلَى وَجْهِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ". قَالَ قَتَادَةُ بَلَى وَعِزَّةِ رَبِّنَا.
Abdullah'tan rivayet edildiğine 'göre, o şöyle demiştir: "Allah katında en büyük günah hangisidir?" diye Hz. Nebile sordum veya soruldu. O da; "Seni yarattığı halde Allohio ortak koşman," buyurdu. "Sonra hangisidir?" diye sordum. Hz. Nebi; "Seninle birlikte yemesinden endişe ettiğin için çocuğunu öldürmen," buyurdu. "Sonra hangisidir?" diye yine sordum. Hz. Nebi;"Komşunun karısı ile zina etmen," buyurdu. Abdullah şöyle demiştir: Şu ayet-i kerıme, Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e doğrularcasına inmiştir: "Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttuklan) başka bir tannya yalvarmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. "(Furkan)
حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ سُفْيَانَ، قَالَ حَدَّثَنِي مَنْصُورٌ، وَسُلَيْمَانُ، عَنْ أَبِي وَائِلٍ، عَنْ أَبِي مَيْسَرَةَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ،. قَالَ وَحَدَّثَنِي وَاصِلٌ، عَنْ أَبِي وَائِلٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ سَأَلْتُ ـ أَوْ سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ـ أَىُّ الذَّنْبِ عِنْدَ اللَّهِ أَكْبَرُ قَالَ " أَنْ تَجْعَلَ لِلَّهِ نِدًّا وَهْوَ خَلَقَكَ ". قُلْتُ ثُمَّ أَىٌّ قَالَ " ثُمَّ أَنْ تَقْتُلَ وَلَدَكَ خَشْيَةَ أَنْ يَطْعَمَ مَعَكَ". قُلْتُ ثُمَّ أَىٌّ قَالَ " أَنْ تُزَانِيَ بِحَلِيلَةِ جَارِكَ ". قَالَ وَنَزَلَتْ هَذِهِ الآيَةُ تَصْدِيقًا لِقَوْلِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم {وَالَّذِينَ لاَ يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ وَلاَ يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلاَّ بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَ}
Kasım İbn Ebı Bezze'den rivayet edildiğine göre, o Said İbn Cübeyr'e bir mümini kasten öldüren kimse için tevbenin olup olmadığını sormuş ve peşinden "Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar," ayetini okumuştur. Bunun üzerine Said şöyle cevap vermiştir: Bu ayeti senin bana okuduğun gibi, ben de İbn Abbas'a okudum. İbn Abbas şöyle söyledi: "Bu ayet, Mekkl'dir. Nisa suresindeki Medenı ayet bunu neshetmiştir
حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُوسَى، أَخْبَرَنَا هِشَامُ بْنُ يُوسُفَ، أَنَّ ابْنَ جُرَيْجٍ، أَخْبَرَهُمْ قَالَ أَخْبَرَنِي الْقَاسِمُ بْنُ أَبِي بَزَّةَ، أَنَّهُ سَأَلَ سَعِيدَ بْنَ جُبَيْرٍ هَلْ لِمَنْ قَتَلَ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا مِنْ تَوْبَةٍ فَقَرَأْتُ عَلَيْهِ {وَلاَ يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلاَّ بِالْحَقِّ}. فَقَالَ سَعِيدٌ قَرَأْتُهَا عَلَى ابْنِ عَبَّاسٍ كَمَا قَرَأْتَهَا عَلَىَّ. فَقَالَ هَذِهِ مَكِّيَّةٌ نَسَخَتْهَا آيَةٌ مَدَنِيَّةٌ، الَّتِي فِي سُورَةِ النِّسَاءِ.
Said İbn Cübeyr'in şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Kufe ehli, bir müminin öldürülmesi hakkında ihtilafa düştü. Bu konuyu öğrenmek için İbn Abbas'ın yanına gittim. İbn Abbas da şöyle dedi: "Bu konunun hükmünü belirten ayet, en son inen ayetler arasındadır. Bu ayeti de hiçbir nas neshetmemiştir
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا غُنْدَرٌ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنِ الْمُغِيرَةِ بْنِ النُّعْمَانِ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، قَالَ اخْتَلَفَ أَهْلُ الْكُوفَةِ فِي قَتْلِ الْمُؤْمِنِ، فَرَحَلْتُ فِيهِ إِلَى ابْنِ عَبَّاسٍ، فَقَالَ نَزَلَتْ فِي آخِرِ مَا نَزَلَ وَلَمْ يَنْسَخْهَا شَىْءٌ.
Said İbn Cübeyr'in şöyle söylediği rivayet edilmiştir: İbn Abbas'a "O'nun cezası Cehennemdir, "(furkan 68) ayetinin ne anlama geldiğini sordum. O da "Onun asla tevbe hakkı yoktur," şeklinde cevap verdi. Yine ona "Allah ile beraber (tuttuklan) başka bir tannya yalvarmazlar," ayetini sordum. O da şöyle cevap verdi: "Bu durum, Cahiliyye döneminde geçerli idi." Fethu'l-Bari Açıklaması: Ebu Ubeyde ......ve men yef'al zalike yelka esamen ayetinde geçen .......esame kelimesin'i "ukubet/ceza" olarak tefsır etmiştir. Abdurrezzak İbn Hemmam, Ma'mer kanalıyla Katade'nin bu kelimeyi nekaVceza olarak tefsır ettiğini nakletmiştir. Esam kelimesinin Cehennemde bir vadinin adı olduğu da söylenmiştir. Bu yorum, İbn Ebı Hatim tarafından Abdullah İbn Ömer, İkrime ve daha başkalarından nakledilmiştir. Hz. Nebi'in, "Seninle birlikte yemesinden endişe ettiğin için çocuğunu öldürmen" sözü, kişinin maddı sıkıntı çektiği durumlarda kendisini çocuğuna tercih etmesi sonucu onu öldürmesi, maddı bolluk içinde olduğu durumlarda ise cimriliğinden dolayı onu öldürmesi anlamına gelir. "Öldürme" ve "zina" kavramları yukarıdaki ayette mutlak, hadislerde ise mukayyed olarak geçmiştir. Öldürme, kişinin kendisi ile yemesinden korktuğu için çoçuğu ile; zina da komşusunun karısı ile takyid edilmiştir. Her ne kadar genel . olarak adam öldürme ve zina konusunda inmiş olsa da, söz konusu ayet-i kerimeyi bu iki hususa delil getirmek mümkündür. Şu kadarı var ki, kişinin çocuğunu öldürmesi ve komşusunun karısı ile zina etmesi daha büyük ve daha çirkin bir günahtır. Ahmed İbn Hanbel, Mikdad İbnu'l-fsved'den şu rivayet i nakletmiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Zina hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sordu. Etrafındaki insanlar: "Haramdır," diye cevap verdiler. Bunun üzerine Allah Reslilü sallall1ihu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kişinin on kadınla zina etmesi, komşusunun hanımı ile zina etmesinden daha basittir." "Klife ehli, bir müminin öldürülmesi hakkında ihtilafa düştü," rivayeti yukarıda muhtasar olarak geçti. Bu rivayet, Nisa suresinde verilen Adem rivayetinde daha da muhtasar olarak geçmişti. Bu rivayeti İmam Müslim ve diğer hadis alimleri Şube ve Gunder kanalıyla şu lafızia nakletmişlerdir: "Klife ehli, 'Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı Cehennemdir,'(Nisa 93) ayeti hakkında ihtilaf etti
حَدَّثَنَا آدَمُ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، حَدَّثَنَا مَنْصُورٌ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، قَالَ سَأَلْتُ ابْنَ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ عَنْ قَوْلِهِ تَعَالَى {فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ} قَالَ لاَ تَوْبَةَ لَهُ. وَعَنْ قَوْلِهِ جَلَّ ذِكْرُهُ {لاَ يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ} قَالَ كَانَتْ هَذِهِ فِي الْجَاهِلِيَّةِ.
Said İbn Cübeyr'in şöyle söylediği rivayet edilmiştir: İbn Ebza "İbn Abbas'a 'Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyerı kalacağı Cehennemdir, '(Nisa 93) ayeti ile 'AI/ahım haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ... Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır,'(furkan 68-70) ayetini sor!" dedi. Ben de İbn Abbas'a bu ayetlerin anlamını sordum. O da şöyle cevap verdi: Bu ayetler indiği zaman Mekke halkı "Biz Allah'a ortak koştuk, haksız yere O'nun saygıdeğer kıldığı cana kıydık ve kötü işler yaptık," dedi. Bunun üzerine Allah Teala "Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. AI/ah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. AI/ah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir, "(furkan 90) ayetini indirdi
حَدَّثَنَا سَعْدُ بْنُ حَفْصٍ، حَدَّثَنَا شَيْبَانُ، عَنْ مَنْصُورٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، قَالَ قَالَ ابْنُ أَبْزَى سَلِ ابْنَ عَبَّاسٍ عَنْ قَوْلِهِ تَعَالَى {وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ} وَقَوْلِهِ {لاَ يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلاَّ بِالْحَقِّ} حَتَّى بَلَغَ {إِلاَّ مَنْ تَابَ} فَسَأَلْتُهُ فَقَالَ لَمَّا نَزَلَتْ قَالَ أَهْلُ مَكَّةَ فَقَدْ عَدَلْنَا بِاللَّهِ وَقَتَلْنَا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلاَّ بِالْحَقِّ وَأَتَيْنَا الْفَوَاحِشَ، فَأَنْزَلَ اللَّهُ {إِلاَّ مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحًا} إِلَى قَوْلِهِ {غَفُورًا رَحِيمًا}
Said İbn Cübeyr'den rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Abdurrahman İbn Ebza, İbn Abbas'a şu iki ayetin hangi anlama geldiğini sormamı emrettL Ben de ona sordum. [İlki] 'Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı Cehennemdir,'(Nisa 93) [ayeti idi.] O da şöyle cevap verdi: Bu ayeti hiçbir şey neshetmemiştir. [İkincisi ise] "Allah ile beraber (tuttuklan) başka bir tannya yalvarmazlar," [ayeti idL] O da şöyle cevap verdi: Bu ayet, müşrikler hakkında inmiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buhari bu rivayeti, yukarıda olduğu gibi muhtasar olarak verdi. Bu senetle İmam Müslim'in naklettiği rivayet ise daha geniştir. Ancak "Meb'as" bahsinde geçen Cer!r rivayeti bu iki rivayetten daha geniştir. Söz konusu rivayet şu şekildedir: Abdurrahman İbn Ebza bana İbn Abbas'a şu iki ayeti sermamı emretti: "Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı Cehennemdir, "(Nisa 93) ayeti ile "Allah ile beraber (tuttukları) başka birtanrıya yalvarmazlar ... "(furkan 68) ayetinin durumu nedir? Ben de İbn Abbas'a bunu sordum ve o da şu şekilde cevap verdi: "Allah Teala Furkan suresindeki ayeti indirince Mekke müşrikleri: "Biz adam öldürdük, Allah ile birlikte başka tanrılara taptık ve kötü işler yaptık," dedi. Bunun üzerine "Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir," ayeti indi. İşte bu ayet onlar içindir. Nisa suresindeki ayet ise, İslam dinini öğrenip daha sonra kasten adam öldürenler hakkındadır. İşte böylelerinin cezası, Cehennemdir. Onlar için tevbe hakkı yoktur. Bu açıklamayı Mücahid'e anlattım. O da "Ancak pişman olanlar müstesna" kaydını koydu .. Meseleyi özetleyecek olursak; İbn Abbas, bazen iki ayetin konusunu bir kabul etmiş ve bu yüzden ayetlerden birinin neshedildiğini söylemiştir. Bazen de iki ayetin konularının farklı olduğunu belirtmiştir. Onun bu iki görüşü şu şekilde uzlaşttnlır: Furkan suresindeki ayetin umtlmiliği, mümin birinin kasten adam öldürmesi ile tahsis edilmiştir. Nitekim bir çok selef alimi, "nesih" kelimesini "tahsis" kavramı yerine kullanıyordu. Bu şekilde yapılan bir uzlaştırma, İbn Abbas'ın sözlerinde çelişki bulunduğunu söylemekten ve onun önce ayetin neshedildiğini, sonra da bundan vazgeçtiğini iddia etmekten daha iyidir. İbn Abbas'ı, "Bir mümini kasten öldüren bir kişi için tevbe hakkı yoktur," görüşü meşhurdur. Nitekim ondan, bu sözden daha açık bir ifade daha nakledilmiştir. Ahmed İbn Hanbel ile İmam Taberi, Yahya İbn Cabir; Nesa! ve İbn Mace ise Ammar İbn Zeheb! kanalıyla Salim İbn Eb! Ca'd'dan, onun şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: "Gözlerini kaybetmesinden sonra İbn Abbas'ın yanında idim: Derken bir adam gelip "Bir mümini kasten öldüren biri hakkında ne düşünüyorsun?" diye sordu. İbn Abbas da "Onun cezası ebed! olarak içinde kalacağı Cehennemdir," şeklinde cevap verdi ve ayet i [en-Nisa 4/93] sonuna kadar okudu. Ardından şöyle dedi: "Bu ayet, son inen ay'etler içerisinde nazil olmuş ve hiçbir şeyonu neshetmemiştir. Hal böyleyken Rasulullah vefat etmiştir. Hz. Nebi'den sonra da vahiy gelmemiştir." Adam: "Peki o tevbe edip iman etse ve salih amel işlese, sonra da doğru yolu tutsa, onun hakkında ne dersin 7" diye sordu. İbn Abbas: "O nerede, tevbe ve doğru yolu tutmak nerede ... " diyerek cevap verdi. İbn Abbas'ın bu görüşüne uygun bir çok hadis nakledilmiştir. Bunlardan biri Ahmed İbn Hanbel ile Nesaı'nin Ebu İdris Havlanı kanalıyla Muaviye'den naklettiği şu hadistir: Nebi'i sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyururken işittim: "Kafir olarak ölen kimse ile bir mümini kasten öldüren kimsenin günahı hariç bütün günahlan Allah Tedld bağışlayabilir." Selef alimlerinin çoğunluğu ile ehli sünnet alimlerinin tamamı, bu konuda gelen nasları, bu suçlara karşı sert tavır almaya bağlamışlardır. Bu yüzden başkasını öldüren kimsenin tevbe edebileceği görüşüne varmışlardır. "Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyyen kalacağı Cehennemdir, "(Nisa, 93) ayeti hakkında ise yine Nisa suresinde yer alan "Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahlan) dilediği kimse için bağışlar, "(Nisa, 48, 116) ayetine dayanarak şöyle demişlerdir: Eğer Allah TeaJa onu cezalandırmak isterse [o, ebedı olarak Cehennemde kalır.] Bu konudaki delillerinden biri de, doksan dokuz kişiyi öldüren, daha sonra kendisine tevbe edemeyeceğini söyleyen kimseyi de öldürüp yüze tamamlayan İsrailoğullarından birinin durumunu anlatan hadistir. Bu hadisin sonunda şöyle bir ifade vardır: "Senin ile tevbe arasına kim girebilir kil" Bu rivayet meşhurdur. "Kitabu'r-rikak"ta ayrıntılı olarak gelecektir. Eğer bu ümmetin dışında kasten adam öldüren birinin tevbe hakkı varsa, bu ümmetten biri için hayli hayli tevbe hakkı vardır demektir. Çünkü Allah Teala, daha önceki ümmetiere sorumlu tuttuğu ağır yükleri bu ümmet için hafifletmiştir
حَدَّثَنَا عَبْدَانُ، أَخْبَرَنَا أَبِي، عَنْ شُعْبَةَ، عَنْ مَنْصُورٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، قَالَ أَمَرَنِي عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ أَبْزَى أَنْ أَسْأَلَ ابْنَ عَبَّاسٍ، عَنْ هَاتَيْنِ الآيَتَيْنِ، {وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا}، فَسَأَلْتُهُ فَقَالَ لَمْ يَنْسَخْهَا شَىْءٌ. وَعَنْ {وَالَّذِينَ لاَ يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ} قَالَ نَزَلَتْ فِي أَهْلِ الشِّرْكِ.
Mesruk'tan rivayet edildiğine göre, o, Abdullah [İbn Mes'lid] şöyle söyledi, demiştir: [Kıyamet alametlerinden şu] beşi gerçekleşmiştir: Duman, ayın yarılması, Rumiarın yenilmesi ve sonra üstün gelmesi, başta / şiddetle yakalama ve Iizamdır / azabın yapışması. Azap yakanızı bırakmayacaktır! (Furkan 77) Fethu'l-Bari Açıklaması: Ebu Ubeyde .......fesevfe yeklinu lizamen ayeti hakkında şöyle demiştir: .....lizama: herkese, yaptığının karşılığı olarak gereken ceza anlamına gelir. Bu kelimenin bir diğer anlamı ise "helak olmaktır." bn Mes'ud, Ubeyy İbn Ka'b, Muhammed İbn Ka'b, Mücahid, Dahhak, Suddi ve daha bir çok alime göre, bu (furkan 77) ayet ile Bedir savaşı kastedilmiştir. Hasan-ı Basri'ye göre ise, bu ayetin ifade ettikleri kıyamet günü gerçekleşecektir
حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ حَفْصِ بْنِ غِيَاثٍ، حَدَّثَنَا أَبِي، حَدَّثَنَا الأَعْمَشُ، حَدَّثَنَا مُسْلِمٌ، عَنْ مَسْرُوقٍ، قَالَ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ خَمْسٌ قَدْ مَضَيْنَ الدُّخَانُ وَالْقَمَرُ وَالرُّومُ وَالْبَطْشَةُ وَاللِّزَامُ {فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا}
Ebu Hureyre'den, Hz. Nebi'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Kuşkusuz İbrahim aleyhisseldm kıyamet günü babasını, üzerinde toz ve siyahlığın bulunduğu bir halde görecek. Toz, siyahlıktan ibarettir
وَقَالَ إِبْرَاهِيمُ بْنُ طَهْمَانَ عَنِ ابْنِ أَبِي ذِئْبٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ أَبِي سَعِيدٍ الْمَقْبُرِيِّ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " إِنَّ إِبْرَاهِيمَ ـ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ ـ رَأَى أَبَاهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَيْهِ الْغَبَرَةُ وَالْقَتَرَةُ ". الْغَبَرَةُ هِيَ الْقَتَرَةُ.
Ebu Hureyre'den, Hz. Nebi'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: İbrahim aleyhisseldm [ahirette] babası ile karşılaşır. Bunun üzerine "Ya Rabbi! İnsanların diriltileceği günde beni mahçup etmeyeceğini vaad etmiştin," der. Allah Teala da şu şekilde karşılık verir: Ben Cenneti kafirlere haram kıldım. Fethu'l-Bari Açıklaması: İbnu't-Tin şöyle demiştir: "Toz, siyahIıktan ibarettir," açıklamasına göre .........ve vucuhun yevmeizin aleyha ğaberah terhekuha katerah (Abese 40-41) ayetinde geçen ......katera kelimesi te'kıd-i laMdir. Sanki burada şöyle buyurulmuştur: Yüzlerde toz üstüne toz vardır. Başka alimler ise şöyle demişlerdir: ........Katera üzüntünün yüze yansımasıdır. .......Ğabera ise yüzü kaplayan toz temektir. Bunlardan biri somut, diğeri soyuttur. Bir başka yoruma göre ise gatera, gaberanın ileri noktası olup yüzü kapkara kaplayan tozdur. Bir diğer yoruma göre ise, gatera siyah dumandır. Burada istiare sanatı için kullanılmıştır. Hz. İbrahim'in babasını bu halde görmesi, (Abese 40-41);) ............ ayetinin zahirine uygundur. Ağır basan görüşe göre buradaki gabera; -"toprağın tozu," gatera ise "üzüntü yüzünden yüze yansıyan siyahIık"tır. [Bu rivayet Buhari'de daha önce şu şekilde geçmişti:] Hz. İbrahim şöyle der: Ey Rabbim! Kuşkusuz Sen, insanların diriltileceği gün beni mahçup etmemeyi vaad etmiştin. Uzak olan bu kimsenin babasından ayrı düşmesinden daha büyük hangi mahcubiyet vardır/Uzak düşen babamdan dolayı duyacağım mahcubiyetten daha büyük hangi mahcubiyet var? Hz. İbrahim, ........ebi'l-eb'ad ifadesindeki ..........eb'ad kelimesi ile kendisini tavsif etmiştir. Babası hakkında yapacağı şefaatin kabul edilmeyeceği takdirine göre, bu kelime ile kendisini vasıflandırmıştır. Bir görüşe göre ise bu kelime, onun babasının sıfatıdır. Yani Hz. İbrahim'in babası Allah'ın rahmetinden çok uzaktadır. Çünkü fasık olan kimse Allah'ın rahmetinden uzak, kafir olan kimse ise daha çok uzaktır. Buradaki ...........eb'ad kelimesinin "helak olmuş" anlamına gelen .......baıd manasını ifade ettiği de söylenmiştir. Ancak İbrahim İbn Tahman rivayetinde bulunan şu ifade birinci görüşü desteklemektedir: "Şayet babamı rezil edersen, kuşkusuz en uzak olanı mahçup etmiş olursun." Eyyub rivayetinde ise şöyle bir ifade yer almaktadır: "Kıyamet günü biri babası ile karşılaşır. Ona; 'Ben senin için nasıl bir evlat oldum?' diye sorar. O da 'Hayırlı bir oğuloldun,' der. Bunun üzerine; 'Bugün bana itaat edecek misin?' diye sorar. Babası: 'Evet,' şeklinde cevap verince, 'Öyleyse elbisemden tut!' der. Sonunda babası oğlunun elbisesinden tutar ve insanları hesaba çeken Allah Teala'nın huzuruna varırlar. Allah Teala ona; 'Ey Kulum! Cennetin hangikapısından dilersen oradan gir!' der. Kul da şöyle söyler: Ya Rabbı! Babam da benimle birlikte. Kuşkusuz Sen, beni mahçup etmemeyi vaad etmiştin." Hadisin "Ben Cenneti kafir/ere haram kıldım," bölümü Ebu Said rivayetinde şöyle geçmiştir: O vakit şöyle seslenilir: Hiçbir müşrik Cennete giremez
حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، حَدَّثَنَا أَخِي، عَنِ ابْنِ أَبِي ذِئْبٍ، عَنْ سَعِيدٍ الْمَقْبُرِيِّ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " يَلْقَى إِبْرَاهِيمُ أَبَاهُ فَيَقُولُ يَا رَبِّ إِنَّكَ وَعَدْتَنِي أَنْ لاَ تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ فَيَقُولُ اللَّهُ إِنِّي حَرَّمْتُ الْجَنَّةَ عَلَى الْكَافِرِينَ ".
İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: "(Önce) en yakın akrabanı uyar, "(Şuara 214) ayeti nazil olunca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Safa tepesine çıktı. "Fihroğulları, Adiyoğulları ... " diye Kureyşin boylarını çağırdı. Nihayet hepsi toplandı. Hatta kendisi gelemeyen kimseler, olup biteni araştırması için bir temsilci gönderdi. Kureyşlebirlikte Ebu Leheb de geldi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Vadide size baskın yapmak isteyen bir süvari birliğinin olduğunu söylesem, bana inanır mısınız?" diye sordu. Orada bulunanlar: "Evet. Senin hep doğru söylediğini gördük," şeklinde cevap verdiler. Bunun üzerine Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Ben sizi, şiddetli bir azaba karşı uyaran bir uyarıcıyım!" buyurdu. Ebu Leheb hemen atılıp: "Artık bundan sonra ellerin kurusun! Bunun için mi bizi topladın!" dedi. İşte bunun üzerine; "Ebu Leheb'in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. .. "(Tebbet 1-2) ayetleri nazil oldu
حَدَّثَنَا عُمَرُ بْنُ حَفْصِ بْنِ غِيَاثٍ، حَدَّثَنَا أَبِي، حَدَّثَنَا الأَعْمَشُ، قَالَ حَدَّثَنِي عَمْرُو بْنُ مُرَّةَ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ لَمَّا نَزَلَتْ {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الأَقْرَبِينَ} صَعِدَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم عَلَى الصَّفَا فَجَعَلَ يُنَادِي " يَا بَنِي فِهْرٍ، يَا بَنِي عَدِيٍّ ". لِبُطُونِ قُرَيْشٍ حَتَّى اجْتَمَعُوا، فَجَعَلَ الرَّجُلُ إِذَا لَمْ يَسْتَطِعْ أَنْ يَخْرُجَ أَرْسَلَ رَسُولاً لِيَنْظُرَ مَا هُوَ، فَجَاءَ أَبُو لَهَبٍ وَقُرَيْشٌ فَقَالَ " أَرَأَيْتَكُمْ لَوْ أَخْبَرْتُكُمْ أَنَّ خَيْلاً بِالْوَادِي تُرِيدُ أَنْ تُغِيرَ عَلَيْكُمْ، أَكُنْتُمْ مُصَدِّقِيَّ ". قَالُوا نَعَمْ، مَا جَرَّبْنَا عَلَيْكَ إِلاَّ صِدْقًا. قَالَ " فَإِنِّي نَذِيرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَىْ عَذَابٍ شَدِيدٍ ". فَقَالَ أَبُو لَهَبٍ تَبًّا لَكَ سَائِرَ الْيَوْمِ، أَلِهَذَا جَمَعْتَنَا فَنَزَلَتْ {تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ * مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ}
Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: "(Önce) en yakın akrabanı uyar, "(Şuara 214) ayeti nazil olunca, Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem kalkıp bir konuşma yaptı: "Ey Kureyş topluluğu!" dedi veya buna benzer bir ifade kullandı. Akabinde şöyle devam etti: "Nefislerinizi satın alın (Kendinizi kurtarın!) Allah'a karşı size hiçbir fayda sağlayamam! Ey Abdumenaf oğulları! Allah'a karşı size hiçbir fayda sağlayamam! Ey Abdulmuttalib'in oğlu Abbas! Allah'a karşı sana hiçbir fayda sağlayamam! Ey Allah'ın elçisinin halası Safiyye! Allah'a karşı sana hiçbir fayda sağlayamam! Ey Muhammed'in kızı Fatıma! Malımdan ne istersen iste. Ama Allah'a karşı sana hiçbir fayda sağlayamam!" Fethu'l-Bari Açıklaması: Ebu Hureyre'den rivayet edilen hadiste geçen "Nefislerinizi satın alın" ifadesi, nefislerin Cehennemden kurtulması itibari ile söylenmiştir. Sanki burada şöyle buyurulmuştur: Müslüman olun, azapdan kurtulun! Bu, alış-veriş e benzemektedir. Böyle yapanlar adeta Allah'a itaati kurtuluşun ücreti yapmışlardır. ...........Allah muminlerden, canlarım satın almıştır,(Tevbe 111) ayetindd ıse mümin, satıcı konumundadır. "Allah'a itaat" satılan mal, "Cennet" de bedeli gibi görülmüştür. Bu hadiste bütün canların Allah'ın mülkü olduğuna bir işaret vardır. Kim, Allah'a, emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak hususunda gerektiği gibi itaat ederse, vermesi gereken ücreti ödemiş olur. Başarı Allah'ın yardımı iledir. Bu hadise göre; kişinin akrabası, aynı dedeye mensup kimselerdir. Aynı dedenin torunları diğer hısımlara göre akrabalık bakımından birbirlerine daha yakındırlar. "Akraba" kelimesi ile kimlerin kastedildiğini "Kitabu'l-vasaya" bölümünde açıklamıştık. Önce yakın akrabaların uyarılmasının emredilmesinin hikmeti şöyle izah edilir: Akrabalar bir şeyi kabul ederse, başkaları da kabul eder. Eğer kişinin akrabası anlattıklarını kabul etmezse, bu durum, diğer insanların anlatılanları kabul etmemeleri için bir gerekçe olur. Bir diğer hikmet de; hakka davet ve azabdan uyarma konusunda akrabalara ayrıcalık tanınamaz. İşte bu nedenlerden dolayı Allah Teala yakın akrabalarını uyarmasını kesin bir ifade ile belirtmiştir. Bu hadise göre, kafir kimselere künye verilebilir
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ أَخْبَرَنِي سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ، وَأَبُو سَلَمَةَ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ، قَالَ قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حِينَ أَنْزَلَ اللَّهُ {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الأَقْرَبِينَ} قَالَ " يَا مَعْشَرَ قُرَيْشٍ ـ أَوْ كَلِمَةً نَحْوَهَا ـ اشْتَرُوا أَنْفُسَكُمْ، لاَ أُغْنِي عَنْكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا، يَا بَنِي عَبْدِ مَنَافٍ، لاَ أُغْنِي عَنْكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا، يَا عَبَّاسُ بْنَ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، لاَ أُغْنِي عَنْكَ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا، وَيَا صَفِيَّةُ عَمَّةَ رَسُولِ اللَّهِ، لاَ أُغْنِي عَنْكِ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا وَيَا فَاطِمَةُ بِنْتَ مُحَمَّدٍ سَلِينِي مَا شِئْتِ مِنْ مَالِي، لاَ أُغْنِي عَنْكِ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا ". تَابَعَهُ أَصْبَغُ عَنِ ابْنِ وَهْبٍ عَنْ يُونُسَ عَنِ ابْنِ شِهَابٍ.
ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bana Saîd ibnu’l-Müseyyeb haber verdi ki, Bâbası el-Müseyyeb ibn Hazn (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Ebû Tâlib'e ölüm (alâmetleri) geldiği zaman ona Rasûlüllah(sallallahü aleyhi ve sellem) geldi. Ve amcasının yanında Ebû Cehl ibn Hişâm ile Abdullah ibn Ebî Umeyye ibni'l- Mugîre'yi buldu. Rasûlüllah, Ebû Tâlib'e: "Ey amca! La ilahe illellâh kelimesini söyle de bununla Allah katında senin lehine şefaat için hüccet getireyim" dedi. üzerine Ebû Cehl ile Abdullah ibnu Ebî Umeyye: Ebâ Tâlib!) Abdulmuttalib milletinden yüz mü çeviriyorsun? Diye men' ettiler. da amcasına Tevhîd Kelimesi'ni arza devam ediyordu. O ikisi de devamlı olarak o söyledikleri makaaleyi, yani sözü tekrar ediyorlardı. Nihayet Ebû Tâlib bunlara karşı söylediği son söz olarak: O(yani ben) Abdulmuttalib milleti üzeredir, dedi ve "La ilahe ille İlâh" demekten çekindi. dedi ki: Rasûlüllah: "Yemîn ederim ki, ben hakkında mağfiret dilemekten nehy olunmadıkça muhakkak Allah'tan senin için mağfiret isteyeceğim" dedi. üzerine Allah: "Müşriklerin, o çılgın ateşin yaranı oldukları muhakkak meydana çıktıktan sonra artık onların lehine, velev hısım olsunlar, nePeygamberin, ne de mü'min olanların mağfiret istemeleri doğru değildir"(et-Tevbe: 113) âyetini indirdi. Yine Allah Ebû Tâlib hakkında indirdi de Rasûlü'ne hitaben şöyle buyurdu:"Hakikat sen her sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah 'tır ki, kimi dilerse ona hidâyet verir ve O, hidâyete erecekleri daha iyi bilendir" (Âyet:56) İbn Abbâs şöyle dedi: "Hakîkaten Kaarûn, Musa'nın kavminden idi. Fakat onlara karşı serkeşlik etti, Biz ona öyle hazîneler verdik ki, anahtarlarını taşımak bile) güçlü kuvvetli büyük bir cemâate ağır geliyordu. O vakit kavmi ona: 'Şımarma, çünkü Allah şımarıkları sevmez demişti"(Âyet 76). (Kuvvet sâhibleri)' "Erkeklerden oluşan kuvvet sahibi bir cemâat onun anahtarlarını kaldırmaz" ma'nâsınadır. da "Anahtarlar o cemâate elbette ağır basar" demektir. 'nın anası, yüreği çocuğundan başka herşeyden bomboş olarak sabahladı. Eğer (Allah'ın va'dine) inananlardan olması için kalbine rabıta vermeseydik az daha onu açıklayacaktı"(Âyet:10). 76) "el-Merihîn", yani "Şımarıkları sevmez" demektir. "Anası Musa'nın kızkardeşine dedi ki: 'Onun izini ta'kîb et" (Âyet: 11) yani "Onun haberini öğrenip bildirmem için izinin arkasından git, dedi". Bazen bu"el-Kasas" fiili, bir sözü kıssa etmek, nakletmek, anlatmak ma'nâsına olur: "Biz sana bu Kur 'ân’ı (bu sûreyi) vahyetmek suretiyle en güzel beyânı kıssa olarak sana anlatacağız. Halbuki sen daha evvel bundan elbet haberdâr olmayanlardandın'' (Yûsuf: 3) âyetinde olduğu gibi. 'nın kızkardeşi de, berikiler farkında olmayarak onu uzaktan gözetledi"(Âyet: 11); buradaki "An cunübin", "An bu'din" yani "Uzaktan" ma'nâsınadır. "An cenabetin" ve "An ictinâbin" ta'bîrleri de yine bir şey olup, aynı ma'nâyadır. Mûsâ ikisinin de düşmanı olan birini yakalamak isteyince..."(Âyet:19); buradaki "Yebtışu" ve "Yebtuşu" fiilleri, sülâsî ikinci ve birinci bâblardan olup sıkı ve sert şekilde arslan yakalayışı gibi yakalama ma'nâsınadır. öte başından koşarak bir adam geldi. Mûsâ: Memleketin önde gelenleri seni öldürmek için (toplandılar) hakkında müzâkere ediyorlar. Hemen buradan çık git. Şübhesiz ki, ben sana hayır isteyicilerdenim, dedi." (Âyet:20), buradaki "Ye'temirûne", "İstişare ediyorlar" demektir. 28), "el-Adâu", "et-Teaddî" hepsi bir olup "Hakkı tecâvüz etmek" ma'nâsınadır. "Absara", yani "Gördü"; minel-nâri"(Âyet: 29), "Ateşten bir parça" ma'nâsınadır. kendisinde alev bulunmayan ateşli odundan kalın bir parçadır. 7) ise, kendisinde alev bulunan ateştir. birçok cinstir: "el-Cânnu" (Âyer.31), "el-Efâî", "el-Esâvid"...gibi. "Yardım edici olarak"; İbn Abbâs: "Beni tasdîk edip doğrulayacak bir yardımcı olarak" şeklinde fiili merfû' okuyup söyledi. Abbâs'tan başkası da şöyle dedi: "Seneşuddu adudeke biahîke = Senin pazunu kardeşinle şiddetlendirip kuvvetlendireceğiz"(Âyet:35) buradaki "Se-nesudduke", "Sana yardım edeceğiz" demektir. Bir şeyi kuvvetlendirdiğin zaman muhakkak sen onu takviye edecek bir pazu yapmış olursun. onları (dünyâda insanları) ateşe da'vet edegelen rehberler yaptık. Kıyâmet gününde ise asla yardıma kavuşturulmayacaklardır. Bununla beraber bu dünyâda biz onların arkalarına la'net de taktık. Kıyâmet gününde onlar çok kötülenmiş olanlardır"(Âyet: 41-42); buradaki"Mine'l-makbûhîn", "Helak edilmişlerdendirler" ma'nâsınadır. olsun ki, biz onlar için nasihat kabul etsinler diye sözü birbiri ardınca ekleyip (indirip) durmuşuzdur" (Âyet:51); buradaki "Ve le-kad vassalnâ’l-kavle = Yemin olsun biz sözü ekleyip durduk", "Yemîn olsun biz sözü beyân ettik ve tamamladık" ma'nâsınadır. Biz onları tarafımızdan bir rızık olarak her şeyin mahsûllerinin gelip toplanacağı korkusuz bir haremde yerleştirmedik mi?" (Âyet:57); buradaki "Yucbâ", "Yuclebu" yani "Celb edilip toplanır" ma'nâsınadır. bol geçimi ile şımarmış nice memleketleri helak ettik" (Âyet:58); buradaki “Batırat” "Eşiret(Çok sevindi, taşkınlık etti, azdı)" ma'nâsınadır. Rabb'in memleketlerin ana merkezlerine, karşılarında âyetlerimizi okuyacak bir rasûl gönderinceye kadar o memleketleri helak edici değildir ve biz ahâlîsi zâlim olan memleketlerden başkasını helak edici değiliz"(Âyet: 59). Buradaki "Ummihâ", "Memleketlerin ana merkezi: Mekke ve etrafında bulunanlar"dır. neler saklıyorsa, neleri de açıklıyorsa Rabb'in hepsini bilir"(Âyet:69); buradaki "Tekinnu", "Tuhfî (=: Gizliyor)" ma'nâsınadır. "Eknentu'ş-şey'e", "Onu gizledim", "Kenentuhû" ise "Onu gizledim ve onu açığa çıkardım" demek olup zıd ma'nâlı fiillerdendir. tereenne'llâhe..."gibidir: "Vay demek ki, Allah kullarından kimi dilerse onun rızkını yayıyor, daraltıyor...", yâni "Ona rızkını bollatıyor ve daraltıyor...". "Vay demek ki hakikat şudur: Kâfirler asla felah bulmayacaklar" (Âyet: 82). O Kur'ân'ı Senin Üzerine Farz Kılan Allah, Seni Dönülecek Yere Döndürecektir" (Âyet: 85)Bâbı
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ أَخْبَرَنِي سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ لَمَّا حَضَرَتْ أَبَا طَالِبٍ الْوَفَاةُ جَاءَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَوَجَدَ عِنْدَهِ أَبَا جَهْلٍ وَعَبْدَ اللَّهِ بْنَ أَبِي أُمَيَّةَ بْنِ الْمُغِيرَةِ، فَقَالَ " أَىْ عَمِّ قُلْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ، كَلِمَةً أُحَاجُّ لَكَ بِهَا عِنْدَ اللَّهِ ". فَقَالَ أَبُو جَهْلٍ وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي أُمَيَّةَ أَتَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ فَلَمْ يَزَلْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَعْرِضُهَا عَلَيْهِ، وَيُعِيدَانِهِ بِتِلْكَ الْمَقَالَةِ حَتَّى قَالَ أَبُو طَالِبٍ آخِرَ مَا كَلَّمَهُمْ عَلَى مِلَّةِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَأَبَى أَنْ يَقُولُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ. قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " وَاللَّهِ لأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ مَا لَمْ أُنْهَ عَنْكَ ". فَأَنْزَلَ اللَّهُ {مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ} وَأَنْزَلَ اللَّهُ فِي أَبِي طَالِبٍ، فَقَالَ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم {إِنَّكَ لاَ تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ}. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ {أُولِي الْقُوَّةِ} لاَ يَرْفَعُهَا الْعُصْبَةُ مِنَ الرِّجَالِ. {لَتَنُوءُ} لَتُثْقِلُ. {فَارِغًا} إِلاَّ مِنْ ذِكْرِ مُوسَى. {الْفَرِحِينَ} الْمَرِحِينَ. {قُصِّيهِ} اتَّبِعِي أَثَرَهُ، وَقَدْ يَكُونُ أَنْ يَقُصَّ الْكَلاَمَ {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ}. {عَنْ جُنُبٍ} عَنْ بُعْدٍ عَنْ جَنَابَةٍ وَاحِدٌ، وَعَنِ اجْتِنَابٍ أَيْضًا، يَبْطِشُ وَيَبْطُشُ. {يَأْتَمِرُونَ} يَتَشَاوَرُونَ. الْعُدْوَانُ وَالْعَدَاءُ وَالتَّعَدِّي وَاحِدٌ. {آنَسَ} أَبْصَرَ. الْجِذْوَةُ قِطْعَةٌ غَلِيظَةٌ مِنَ الْخَشَبِ، لَيْسَ فِيهَا لَهَبٌ، وَالشِّهَابُ فِيهِ لَهَبٌ. وَالْحَيَّاتُ أَجْنَاسٌ الْجَانُّ وَالأَفَاعِي وَالأَسَاوِدُ. {رِدْءًا} مُعِينًا. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ {يُصَدِّقُنِي} وَقَالَ غَيْرُهُ {سَنَشُدُّ} سَنُعِينُكَ كُلَّمَا عَزَّزْتَ شَيْئًا فَقَدْ جَعَلْتَ لَهُ عَضُدًا. مَقْبُوحِينَ مُهْلَكِينَ. {وَصَّلْنَا} بَيَّنَّاهُ وَأَتْمَمْنَاهُ. {يُجْبَى} يُجْلَبُ .{بَطِرَتْ} أَشِرَتْ. {فِي أُمِّهَا رَسُولاً} أُمُّ الْقُرَى مَكَّةُ وَمَا حَوْلَهَا. {تُكِنُّ} تُخْفِي. أَكْنَنْتُ الشَّىْءَ أَخْفَيْتُهُ، وَكَنَنْتُهُ أَخْفَيْتُهُ وَأَظْهَرْتُهُ. {وَيْكَأَنَّ اللَّهَ} مِثْلُ أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ {يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ} يُوَسِّعُ عَلَيْهِ وَيُضَيِّقُ عَلَيْهِ.
İkrime, İbn Abbas'ın لرادك إلى معاد eradduke ila mead ayetinde geçen mead - dönülecek yer kelimesini مكة Mekke' olarak izah ettiğini nakletmiştir
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُقَاتِلٍ، أَخْبَرَنَا يَعْلَى، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ الْعُصْفُرِيُّ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، {لَرَادُّكَ إِلَى مَعَادٍ} قَالَ إِلَى مَكَّةَ.
Mesruk'tan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: "Adamın biri Kinde'de konuşurken 'Kıyametin kopacağı gün bir duman çıkacak ve münafıkların duyma ve görme duyularını işlevsiz hale getirecek. Müminleri ise nezleye tutulmuş hale dönüştürecek,' dedi. Bu sözler yüzünden korkuya kapıldık. Hemen İbn Mes'ud'un yanına gittim, O esnada arkasına yaslanmış rahatça oturuyordu, (Duyduklarımı ona anlatınca) birden sinirlendi ve ciddi bir biçimde oturdu. Sonra şöyle dedi: Kim biliyorsa, konuşsun. Kim de bilmiyorsa, 'En iyi Allah bilir,' desin. Çünkü kişinin bilmediği bir konuda 'Ben bilmiyorum,' demesi, ilimdir, Allah Teala da Nebiine şöyle buyurmuştur: (Resulüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum, Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim. (Sad 86) Kureyş kabilesi İslam dinini kabul etmekte ağırdan almıştı. Bunun üzerine Allah Resulü onlara şu şekilde beddua etmişti: Ey Ulu Alla,hım! Onlara karşı, Yusuf Nebi döneminde uerdiğin yedi kıtlık yılı gibi yedi yıl kıtlık uererek bana yardım et! Bu bedduanın ardından kıtlık başladı. Bazı müşrikler kıt1ıkta helak oldu. Bazıları ölü eti ve kemik yemek zorunda kaldı. İnsanlar gökyüzü ile yeryüzü arasında dumana benzer bir karaltı görmeye başladılar. Bunun üzerine Ebu Süfyan, Hz. Nebi'e gelerek 'Ey Muhammed! Sen, akrabalık bağlarını gözetmemizi emretmek üzere bize geldin. Ama senin kavrnin helak oldu,' dedi. Sonra İbn Mes'ud "Şimdi sen, göğün, insanlan bürüyecek açık bir duman çıkaracağı günü gözetle! .. " şeklinde başlayıp "Ama siz, yine (eski"halinize) döneceksiniz, "(Duhan 10-15) kısmına kadar olan ayetleri okudu. Daha sonra şöyle dedi: Hiç ahiret azabı gelip çatınca onlardan kaldırılır da, onlar inkarlarına tekrar dönerler mi? Burada kastedilen şudur: Fakat biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, yani Bedir savaşının olacağı gün, intikamımızı alınz.(Duhan 16) (Ey inkarcılar! Size Resul'ün bildirdiklerini) kesinkes yalan saydmız. Onun için azap yakanızı bırakmayacak. (Furkan 77) Yani Bedir savaşının olacağı gün, azaptan kurtulamayacaksınız. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Elif,' Lam, Mfm. Rumlar yenilgiye uğradı. "(Rum 1-2) Bununla ilgili açıklama daha önce geçmişti. ..........Fela yerbu ifadesinin "Daha iyisini elde etmek için malını verenler, bundan dolayı herhangi bir ecir kazanamazıar," şeklindek, izahını Taberi, senedli olarak İbn Ebı Nedh kanalıyla Mücahid'den şu şekilde nakletmiştir: "İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir riba, Allah katında artmaz." Bu tür insanlar mallarını verip ondan daha hayırlısına kavuşmak isterler. Abdurrezzak İbn Hemmam da, Abdulaziz İbn Ebi Ruwad kanalıyla Dahhak'ın bu ayet hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: "Bu ayette bahsi geçen riba, daha iyisini almak için bir şeyin hediye edilmesi şeklinde gerçekleşen helal ribadır. Bunda ne günah vardır, ne de sevap." Şa'bı'nin bu ayeti şu şekilde yorumladığı naklediimiştir: "Biri, başka birine hizmet için onun yanından ayrılmaz, onunla birlikte yolculuğa çıkar, yaptığı ticari seferlerde elde ettiği kardan ona da bir pay verir, bütün bu yaptıklarıyla onun yardımına mazhar olmayı umardı. Allah rızasını gözetmezdi. İşte buradaki ribş'dan maksat budur." İbn Abbas, şöyle demiştir: "Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde ... " ayeti, Allah Teala ile müşriklerin ilahları hakkında nazil olmuştur. Bu ayet insanların, birbirlerine varis oldukları gibi, mülkiyetleri altında bulunanların da kendilerine varis olmalarından çekindiklerini ifade eder. İbn Ebı Hatim, Said kanalıyla Katade'den şunları nakletmiştir: "Bu ayette anlatılanlar, müşriklerin Allah Teala'nın yarattığı herhangi bir şeyi O'na denk tutmaları hususunda getirdiği bir misalden ibarettir. Bu ayette şöyle denmek istenmiştir: Sizden biri kölesiyle yatağını ve karısını paylaşmak ister mi? Elbette istemez. İşte bunun gibi, Allah Teala da, yarattıklarından herhangi birinin kendisine eş tutulmasına asla razı olmaz." .........Yessaddeune ifadesi, "bölük bölük ayrılmak" manasınagelir. Nitekim r..........fesda' ayeti de bunu destekler. Burada geçen .........fesda' kelimesi, "Allah'a yapacağın davet ile hakkı batıldan ayırt et, onları ""birbirinden ayır;" anlamına gelir. Kişinin neyi bilip neyi bilmediğini bilmesi, bır tür ilimdir. İbn Mes'ud'un bu sözü, "Bilmiyorum, demek ilmin yarısıdır," atasözüyle uyum halindedir. Çünkü kişinin bilmediği konularda konuşmaya kalkışması, bir tür tekellüftür
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ كَثِيرٍ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، حَدَّثَنَا مَنْصُورٌ، وَالأَعْمَشُ، عَنْ أَبِي الضُّحَى، عَنْ مَسْرُوقٍ، قَالَ بَيْنَمَا رَجُلٌ يُحَدِّثُ فِي كِنْدَةَ فَقَالَ يَجِيءُ دُخَانٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيَأْخُذُ بِأَسْمَاعِ الْمُنَافِقِينَ وَأَبْصَارِهِمْ، يَأْخُذُ الْمُؤْمِنَ كَهَيْئَةِ الزُّكَامِ. فَفَزِعْنَا، فَأَتَيْتُ ابْنَ مَسْعُودٍ، وَكَانَ مُتَّكِئًا، فَغَضِبَ فَجَلَسَ فَقَالَ مَنْ عَلِمَ فَلْيَقُلْ، وَمَنْ لَمْ يَعْلَمْ فَلْيَقُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ. فَإِنَّ مِنَ الْعِلْمِ أَنْ يَقُولَ لِمَا لاَ يَعْلَمُ لاَ أَعْلَمُ. فَإِنَّ اللَّهَ قَالَ لِنَبِيِّهِ صلى الله عليه وسلم {قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ} وَإِنَّ قُرَيْشًا أَبْطَئُوا عَنِ الإِسْلاَمِ فَدَعَا عَلَيْهِمِ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ " اللَّهُمَّ أَعِنِّي عَلَيْهِمْ بِسَبْعٍ كَسَبْعِ يُوسُفَ، فَأَخَذَتْهُمْ سَنَةٌ حَتَّى هَلَكُوا فِيهَا، وَأَكَلُوا الْمَيْتَةَ وَالْعِظَامَ وَيَرَى الرَّجُلُ مَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ كَهَيْئَةِ الدُّخَانِ "، فَجَاءَهُ أَبُو سُفْيَانَ فَقَالَ يَا مُحَمَّدُ جِئْتَ تَأْمُرُنَا بِصِلَةِ الرَّحِمِ، وَإِنَّ قَوْمَكَ قَدْ هَلَكُوا فَادْعُ اللَّهَ، فَقَرَأَ {فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ} إِلَى قَوْلِهِ {عَائِدُونَ} أَفَيُكْشَفُ عَنْهُمْ عَذَابُ الآخِرَةِ إِذَا جَاءَ ثُمَّ عَادُوا إِلَى كُفْرِهِمْ فَذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى {يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى} يَوْمَ بَدْرٍ وَلِزَامًا يَوْمَ بَدْرٍ {الم * غُلِبَتِ الرُّومُ} إِلَى {سَيَغْلِبُونَ} وَالرُّومُ قَدْ مَضَى.
Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Doğan her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası tarafından Yahudi veya Hıristiyan yahut Meclısf yapılır. (Her çocuğun fıtrat üzere doğması) hayvanların hayvan olarak bütün organları tastamam doğmasına benzer. Hiç onların organlarında bir eksiklik görebilir misiniz?" Daha sonra Allah Restıtü şu ayeti okudu: "[(Resulüm!) Sen yüzünü hanfj olarak dine], Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise, ona çevir. Allah'ın yaratışında hiçbir değişme yoktur. İşte dosdoğru din de, budur. "(Rum 30) İmam Buhar! burada Ebu Hureyre'den rivayet edilen fıtrat hadisini zikretti. Bu hadisin senet ve metni, şerhi ile birlikte "Müşriklerin Çocuklarının Durumu Hakkında İleri Sürülen Görüşler" başlığı altında "Kitabu'l-cenaiz"de geçmişti. BURAYA TIKLAYARAK GÖREBİLİRSİNİZ
حَدَّثَنَا عَبْدَانُ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، أَخْبَرَنَا يُونُسُ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ أَخْبَرَنِي أَبُو سَلَمَةَ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَا مِنْ مَوْلُودٍ إِلاَّ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ، فَأَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ أَوْ يُنَصِّرَانِهِ أَوْ يُمَجِّسَانِهِ، كَمَا تُنْتَجُ الْبَهِيمَةُ بَهِيمَةً جَمْعَاءَ، هَلْ تُحِسُّونَ فِيهَا مِنْ جَدْعَاءَ " ثُمَّ يَقُولُ {فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لاَ تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ}
Abdullah [İbn Mes'udJ'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İnanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar [var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır, ]" (En'am 82) ayetinin nazil olması, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabına ağır geldi. "Hangimiz imanına zulüm bulaştırmıyar ki?" dediler. Bunun üzerine Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Bu, zannettiğiniz gibi değildir. LukmAn'ın oğluna 'Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, '(Lukman 13) şeklinde yaptığı nasihati hiç işitmediniz mi?" imam Buhari ibn Mes'ud'dan nakledilen bu hadisi "inanıp Da imanlarına Herhangi Bir Zulüm Bulaştırmayanlar" ayetinin tefsirinde zikretmişti. Bu hadisin geniş açıklaması ise, "Kitabu'l-ıman" bölümünde geçmişti. BU HADİS İÇİN TIKLAYIN
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا جَرِيرٌ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ، عَنْ عَلْقَمَةَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الآيَةُ {الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمَانَهُمْ بِظُلْمٍ} شَقَّ ذَلِكَ عَلَى أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَقَالُوا أَيُّنَا لَمْ يَلْبِسْ إِيمَانَهُ بِظُلْمٍ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " إِنَّهُ لَيْسَ بِذَاكَ، أَلاَ تَسْمَعُ إِلَى قَوْلِ لُقْمَانَ لاِبْنِهِ {إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ}"
Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bir gün Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem insanların arasında iken, bir adam çıkageldi. 'Ey Allah'ın Resulü! İman nedir?' diye sordu. Hz. Nebi de, 'İman; Allah'a, meleklerine, Nebilerine, ahiret gününe ve son dirilişe iman etmendir,' şeklinde cevap verdi. Bu defa 'Ey Allah'ın Elçisi! İslam nedir?' diye sordu. Hz. Nebi 'İslam; Allah'a ibadet edip ona hiçbir şeyi ortak koşmaman, namaz kı/man, farz olan zekatı vermen ve Ramazan orucunu tutmandır,' şeklinde cevap verdi. Bu kez, 'Ey Allah'ın Elçisi! İhsan nedir?' diye sordu. Hz. Nebi 'İhsan; Allah'ı görüyormuşçasına O'na ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da, elbette o seni görüyor,' şeklinde cevap verdi. Adam son olarak 'Ey Allah'ın Elçisi! Kıyamet ne zaman kopacak?' diye sordu. Hz. Nebi de şöyle cevap verdi: Bu konuda soru sorulan, soru sorandan daha bilgili değildir. Ancak sana kıyametin alametlerinden bahsedebilirim: Bir kadın efendisini doğurursa, bu, kıyamet alametlerindendir. Yalın ayaklı, baldm çıplak kimseler, insanları yönetmeye başlarsa, bu da, kıyamet aıametidir. Kıyametin ne zaman kopacağı konusu, Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği konular arasındadır: 'Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir.'(Lukman 34) Sonra adam Hz. Nebi'in yanından ayrıldı. Bir müddet sonra Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'O adamı bana geri getirin!' dedi. Ashabı kiram onu geri getirmek için aramaya koyuldular. Fakat kimse ondan bir ize rastlayamadı. Bunun üzerine Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: O, Cebrafl'di. İnsanlara dinlerini öğretmek için gelmişti
حَدَّثَنِي إِسْحَاقُ، عَنْ جَرِيرٍ، عَنْ أَبِي حَيَّانَ، عَنْ أَبِي زُرْعَةَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كَانَ يَوْمًا بَارِزًا لِلنَّاسِ إِذْ أَتَاهُ رَجُلٌ يَمْشِي فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الإِيمَانُ قَالَ " الإِيمَانُ أَنْ تُؤْمِنَ بِاللَّهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَلِقَائِهِ وَتُؤْمِنَ بِالْبَعْثِ الآخِرِ ". قَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الإِسْلاَمُ قَالَ " الإِسْلاَمُ أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ وَلاَ تُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا، وَتُقِيمَ الصَّلاَةَ، وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ الْمَفْرُوضَةَ، وَتَصُومَ رَمَضَانَ ". قَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ، مَا الإِحْسَانُ قَالَ " الإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ ". قَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَتَى السَّاعَةُ قَالَ " مَا الْمَسْئُولُ عَنْهَا بِأَعْلَمَ مِنَ السَّائِلِ، وَلَكِنْ سَأُحَدِّثُكَ عَنْ أَشْرَاطِهَا إِذَا وَلَدَتِ الْمَرْأَةُ رَبَّتَهَا، فَذَاكَ مِنْ أَشْرَاطِهَا، وَإِذَا كَانَ الْحُفَاةُ الْعُرَاةُ رُءُوسَ النَّاسِ فَذَاكَ مِنْ أَشْرَاطِهَا فِي خَمْسٍ لا يَعْلَمُهُنَّ إِلاَّ اللَّهُ {إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الأَرْحَامِ} ". ثُمَّ انْصَرَفَ الرَّجُلُ فَقَالَ " رُدُّوا عَلَىَّ ". فَأَخَذُوا لِيَرُدُّوا فَلَمْ يَرَوْا شَيْئًا. فَقَالَ " هَذَا جِبْرِيلُ جَاءَ لِيُعَلِّمَ النَّاسَ دِينَهُمْ ".
Abdullah İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Gaybın anahtarları beştir," buyurdu, sonra şu ayeti okudu: "Kıyamet vaktihakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır ... "(Lukman 34) İmam Buhari burada, Cebraıl'in iman, İslam vb. konularda sorduğu sorulara ilişkin Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadise yer verdi. Bu hadiste Allah'tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği beş konu da geçmektedir. Bu hadisin ayrıntılı açıklaması "Kitabu'l-ıman" bölümünde geçmişti. BU HADİS İÇİN TIKLAYIN
حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ سُلَيْمَانَ، قَالَ حَدَّثَنِي ابْنُ وَهْبٍ، قَالَ حَدَّثَنِي عُمَرُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ زَيْدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ أَبَاهُ، حَدَّثَهُ أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ قَالَ النَّبِيُّ ـ صلى الله عليه وسلم ـ " مَفَاتِيحُ الْغَيْبِ خَمْسٌ " ثُمَّ قَرَأَ {إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ}.
Ebu Hureyre Hz. Nebi'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah TeaIa şöyle buyurdu: Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve herhangi bir insanın aklına gelmeyen mükafatlar hazırladım." Ebu Hureyre (bu hadisi naklettikten sonra) "Dileyenler 'onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez, '(Secde 17) ayetini okusun, demiştir." Diğer tahric edenler: Tirmizî, Tefsir-ül Kur’ân; Müslim, Cennet
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنْ أَبِي الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " قَالَ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ ". قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ اقْرَءُوا إِنْ شِئْتُمْ {فَلاَ تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ}. وَحَدَّثَنَا سُفْيَانُ حَدَّثَنَا أَبُو الزِّنَادِ عَنِ الأَعْرَجِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ اللَّهُ مِثْلَهُ. قِيلَ لِسُفْيَانَ رِوَايَةً. قَالَ فَأَىُّ شَىْءٍ قَالَ أَبُو مُعَاوِيَةَ عَنِ الأَعْمَشِ عَنْ أَبِي صَالِحٍ قَرَأَ أَبُو هُرَيْرَةَ قُرَّاتِ أَعْيُنٍ.
Ebu Hureyre'den Hz. Nebi'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah Teala şöyle buyurdu: Salih kullarım için size haber verilenlerin dışında hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve herhangi bir insanın aklına gelmeyen nice mükafatlar hazırladım." Sonra Ebu Hureyre, 'Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez," (Secde 17)ayetini okudu. Fethu'l-Bari Açıklaması: Allah Teala'nın neden "Salih kullarım için size haber verilenlerin dışında. hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve herhangi bir insanın aklına gelmeyen nice mükafatlar hazırladım," buyurduğu başka bir hadiste şu şekilde izah edilmiştir: "Hz. Musa, Rabbine cennet ehlinden kimin derecesinin daha yüksek olduğunu sormuş. Allah Teala da şöyle cevap vermiş: Onlara yapılacak iyilikleri bizzat kendi elimle hazırladım ve üzerini mühürledim. Hiçbir göz onları görmemiştir, hiçbir kulak onları işitmemiştir, herhangi bir kimsenin de bunlar aklına gelmemiştir." Bu hadisi İmam Müslim rivayet etmiştir. Tirmizı de, Şa'bı kanalıyla şu rivayeti nakletmiştir: "Mugıre İbn Şu'be minberde iken merru' olarak şu hadisi zikretti: Hz. Musa Rabbine sordu ... " Tirmizı yukarıdaki hadisi bu şekilde aynen vermiştir. Onun zikrettiği hadisin sonunda şöyle bir ilave de mevcuttur: "Bu hadisi şu ayeti kerime doğrular: 'Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez."(Secde 17) Hadisin herhangi bir insanın aklına gelmeyen ifadesi, İbn Mes'Od'un naklettiği hadiste şu ziyade ile yer almıştır: "O mükafatları, ne yakın bir melek, ne de bir Nebi bilebilir." Bu hadisi İbn Ebı Hatim nakIetmiştir. Bu hadis, "Burada herhangi bir insanın akIına geImeyen, denmiştir. Çünkü bu mükafatIar meIekIerin aklına gelir," şeklinde ileri sürüIen görüşü çürütür. En güzeli, bu ayetteki nefyi umumu üzere bırakmaktır. Bu şekilde oIması, hadisi nefisIer üzerinde daha etkili kıIar. Hattabi şöyIe demiştir: "Sanki burada şöyIe denmek istenmiştir: Size haber verilenIeri boş verin! Zira onIar, sizin için biriktirdikIerimin yanında önemsiz kalır." Bu yorum, hadiste geçen ......beIh kelimesinin .......min harfi cerri olmadan yapıIan açıkIamasına uygundur. Eğer kendisinden önce ........min gelirse, bir görüşe göre "NasıI ........ diğer görüşe göre ise "Evet ........anIamına gelir. "Dışında" anIamına geIen .......ğayr ve .......siva ile aynı manaya geIdiği de söyIenmiştir. "ŞöyIe dursun" manasına geIen .......fadI kelimesi yerine kullanıIdığı da ileri sürüImüştür. Kanaatime göre, bu konuda zikredilen hadisin akışına bakınca, bu yorumIar içinde en isabetlisi, dışında anIamına geIen ......ğayr ve .......siva ile ......beIh kelimesini açıkIamaktır. Düşünen insanIar için bu yorumun isabetli oIduğu gayet açıktır. Doğrusunu en iyi Allah bilir
حَدَّثَنِي إِسْحَاقُ بْنُ نَصْرٍ، حَدَّثَنَا أَبُو أُسَامَةَ، عَنِ الأَعْمَشِ، حَدَّثَنَا أَبُو صَالِحٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم " يَقُولُ اللَّهُ تَعَالَى أَعْدَدْتُ لِعِبَادِي الصَّالِحِينَ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ، ذُخْرًا، بَلْهَ مَا أُطْلِعْتُمْ عَلَيْهِ ". ثُمَّ قَرَأَ {فَلاَ تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ}
Ebu Hureyre'den Hz. Nebi'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Ne kadar mu’min varsa hepsine dünya ve ahirette en yakın insan benim. İsterseniz 'Nebi, mu’minlere kendi canlarından daha yakındır, (Ahzab 6) ayetini okuyun! O halde, kim geride miras olarak bir mal bırakırsa, asabesi kimlerse, o ma/z onlar paylaşsın. Kim de geride bir borç veya bakıma muhtaç kimseler bırakırsa, onlar bana gelsin. Zira onların koruyucusu benim!" Fethu'l-Bari Açıklaması: .........Ma'ruf kelimesi ise "Allah'ın kitabına uygun" anlamına gelir, şeklindeki açıklamasadece Nesefı tarafından yapılmıştır. Abdurrezzak İbn Hemmam, Ma'mer ve Katade kanalıyla İbn Cüreyc'den, onun şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ancak dostlarımza uygun bir vasiyyet yapmamz müstesna, "(Ahzab 6) ayetinin yorumunu Ata'ya sordum, o da şöyle cevap verdi: Burada, Müslüman olan birinin, akrabalık bağı olan kafir birine sıla-İ rahim için malından vermesi kastedilmiştir. "Nebi, müminlere kendi canlarından daha yakındır," ayetinin yorumu hakkında İmam Buhari, Ebu Hureyre'den nakledilen "Bütün 'müminIere dünya ve ahirette en yakın insan benim," hadisini nakletti. "Kitabu'l-feraiz" konusunda bu hadisin açıklaması yapılacaktır
حَدَّثَنِي إِبْرَاهِيمُ بْنُ الْمُنْذِرِ، حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ فُلَيْحٍ، حَدَّثَنَا أَبِي، عَنْ هِلاَلِ بْنِ عَلِيٍّ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ أَبِي عَمْرَةَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مَا مِنْ مُؤْمِنٍ إِلاَّ وَأَنَا أَوْلَى النَّاسِ بِهِ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ، اقْرَءُوا إِنْ شِئْتُمْ {النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ} فَأَيُّمَا مُؤْمِنٍ تَرَكَ مَالاً فَلْيَرِثْهُ عَصَبَتُهُ مَنْ كَانُوا، فَإِنْ تَرَكَ دَيْنًا أَوْ ضِيَاعًا فَلْيَأْتِنِي وَأَنَا مَوْلاَهُ ".