Hadisler yükleniyor…
Hadisler yükleniyor…
Sahîh-i Buhârî · 68. Bölüm
95 hadis, 4 sayfada. Arapça asılları ve Türkçe tercümeleriyle.
30 hadis54 dk okuma
İbn Abbas r.a.'dan, dedi ki: "Berirelnin kocası, fllanoğullarının bir kölesi olan Muğis adında siyahi bir köle idi. Ben ona, Medine sokaklarında Berirelnin arkasından dolaşırken bakıyor gibiyim." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Kölenin nikahı altında iken cariyenin" hürriyetine kavuşturulmasından sonra "muhayyer bırakılması." Bununla Buharıinin, "Berıre'nin kocası bir köle idi" diyen kimselerin görüşünü tercih ettiği anlaşılmaktadır. Başlıktaki ifadelerden de anlaşıldığına göre, cariye eğer hür bir kimsenin nikahı altında bulunup, hürriyetine kavuşturulacak olursa muhayyerlik hakkı yoktur. İlim adamları ise bu hususta farklı görüşlere sahiptir. Cumhur bu kanaatte olmakla birlikte, Kufeliler ister kölenin nikahı altında olsun, ister hür bir kimsenin nikahı altında bulunsun hürriyetine kavuşturulan cariyenin muhayyer olacağını kabul etmişlerdir. Bu hususta da delil olarak el-Esved İbn Yezid'in, Aişe'den naklettiği Berire'nin kocası hür idi, rivayetine sarılmışlardır. Hürriyetine kavuşturulan cariye eğer ayrılmayı tercih ederse acaba bu bir boşama mıdır yoksa nikahın feshedilmesi midir? Bu hususta görüş ayrılığı vardır. Malik, Evzai ve Leys bu bain bir talak olur demişlerdir. Benzeri bir görüş elHasen ve İbn Sitin'den diye sabit olmuştur. Bunu İbn Ebi Şeybe rivayet etmiştir. Diğerleri ise böyle bir şey ne fesh olur, ne de talak demişlerdir
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَهَّابِ، عَنْ أَيُّوبَ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ كَانَ زَوْجُ بَرِيرَةَ عَبْدًا أَسْوَدَ يُقَالُ لَهُ مُغِيثٌ، عَبْدًا لِبَنِي فُلاَنٍ، كَأَنِّي أَنْظُرُ إِلَيْهِ يَطُوفُ وَرَاءَهَا فِي سِكَكِ الْمَدِينَةِ.
İbn Abbas'tan rivayete göre "Berire'nin kocası Muğis diye adlandırılan bir köle idi. Ben onun Berire'nin arkasından ağlayarak dolaştığını ve gözyaşlarının sakalları üzerine aktığını görüyor gibiyim. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Abbas'a: Ey Abbas, Muğis'in, Berire'ye olan sevgisine rağmen, Berire'nin, 'Muğis'e olan nefretine hayret etmiyor musun, diye buyurdu. Nebi sallallahu a1eyhi ve sellem, Berirelye: Keşke ona dönsen deyince, Berire: Ey Allah'ın Rasulü! Bu bana bir emir midir, diye sordu. Allah Rasulü: Hayır, ben sadece şefaatte (iltimas) bulunuyorum deyince, Berire: Benim ona ihtiyacım yok,dedL" Fethu'l-Bari Açıklaması: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in, Berire'nin kocası hakkında" tekrar kocasının niki!!hına dönmesi için Beri're nezdinde "şefaatte (iltimasta) bulunması." "Bu bana bir emir mi?" Yerine getirmekle yükümlü olduğum bir emir mi veriyorsun? "Allah Rasulü: Hayır, ben Sadece şefaatte bulunuyorum." Yani ben bunu kesin bir emir olmak üzere söylemiyorum, şefaatte (iltimas) bulunmak üzere söylüyorum, demektir. "Benim ona ihtiyacım yok." Sen bana bunu uymak zorunda olduğum bir emir olarak vermediğine göre, ben de ona dönmeyi tercih etmiyorum. 17. BAB
حَدَّثَنَا مُحَمَّدٌ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْوَهَّابِ، حَدَّثَنَا خَالِدٌ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، أَنَّ زَوْجَ، بَرِيرَةَ كَانَ عَبْدًا يُقَالُ لَهُ مُغِيثٌ كَأَنِّي أَنْظُرُ إِلَيْهِ يَطُوفُ خَلْفَهَا يَبْكِي، وَدُمُوعُهُ تَسِيلُ عَلَى لِحْيَتِهِ، فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم لِعَبَّاسٍ " يَا عَبَّاسُ أَلاَ تَعْجَبُ مِنْ حُبِّ مُغِيثٍ بَرِيرَةَ، وَمِنْ بُغْضِ بَرِيرَةَ مُغِيثًا ". فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " لَوْ رَاجَعْتِهِ ". قَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ تَأْمُرُنِي قَالَ " إِنَّمَا أَنَا أَشْفَعُ ". قَالَتْ لاَ حَاجَةَ لِي فِيهِ.
Esved'den rivayete göre "Aişe r.anha Berire'yi satın almak istedi. Ancak onun sahipleri vela hakkının kendilerine ait olmak şartını koşmaksızın kabul etmediler. Aişe bunu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e söyleyince, Allah Rasulü: Sen onu satın al ve onu azad et. Şüphesiz vela ancak azad eden kimsenin hakkıdır, buyurdu. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e bir et takdim edildi. Ona: Bu, Berire'ye sadaka olarak verilmişti, denilince, Allah Rasulü: "Bu ona bir sadakadır, bizim için de bir hediyedir, diye buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: Berıre kıssasından pek çok sonuç çıkmaktadır. Bunların bir kısmı Mescidler, bir kısmı Zekat bölümünde, çoğunluğu da !tk (köle azadı) bölümünde geçmiş bulunmaktadır. Berire Kıssasından Çıkartılan Diğer Sonuçlar 1- Kitabın (Kur'an-ı Kerim'in) hükmünü takrir etmek üzere sünnetle de mükatebe yapmanın (kölelerle belli bir bedel karşılığında azad edilmeleri için yazışmanın) caiz olduğu anlaşılmaktadır. 2- Mükatebe yapmış olan bir kölenin, hürriyetini elde etmesi için kendisini azad etmek için satın alacak kimseden dilencilik yapmak suretiyle dahi olsa kazanç sağlamak için çalışıp çabalaması caizdir. İsterse böyle bir yol efendisine zarar verecek olsun. Çünkü şeriat koyucu, köleleri hürriyetlerine kavuşturmayı arzu eder. 3- Muamelatla fasid şartlar batıl, meşru' şartlar sahihtir. Çünkü Rasulullah sallallı1hu aleyhi ve sellem'in: "Allah'ın Kitabında bulunmayan her bir şart batıldır" buyruğundan bu anlaşılmaktadır. Buna dair geniş açıklamalar Şartlar bölümünde (2735.hadiste) geçmiş bulunmaktadır. 4- Kölesini satarken kölenin kendisine hizmetini istisnaeden kimsenin koştuğu bu şart sahih değildir, fasid bir şart ileri süren kimse de haram olduğunu bilip, üzerinde ısrar etmesi hali müstesna cezalandırılmayı hak etmez. 5- Kitabet akdi yapmış kölenin efendisi, onu kitabet malını kazanmak için çalışıp uğraşmaktan alıkoyamaz. Hizmet hakkı sabit olmakla birlikte bu böyledir. 6- Önemli bir husus hakkında hutbe vermek, hutbe verirken de ayakta konuşmak meşrudur. Söze öncelikle hamd ve sena ile de başlanır. Sözkonusu edilmesi gerekli görülen konuya başlanacağı vakit de "emma ba'du" demek de meşrudur. 7- Tepki gösterilmesi, reddedilmesi gereken bir iş yapan bir kimsenin muayyen olarak sözkonusu edilmemesi müstehaptır. 8- Konuşurken seci' yapmak mekruh değildir. Ancak bunu yapma maksadını gütme ve buna kendisini zorlama hali müstesnadır. 9- Yemin etmenin vacip olmadığı hallerde -özellikle herhangi bir işi işlemekteki kararlılığı bildirmek için- yemin etmek caizdir ve lağv yemininde keffaret yoktur. 10- Kadın, azad ettiği takdirde vela hakkına sahip olur. 11- Kafir, azad ettiği müslümanın vela hakkını -müslüman akrabasına mirasçı olamasa dahi- miras olarak alır. 12- Vela satılmaz, hibe de edilmez. Buna dair açıklamalar daha önce !tk bölümünde ayrı bir başlıkta ele alınmıştır. (Bk. 2535.hadis) 13- Daha önce geçen açıklamalar çerçevesinde cariye hürriyetine kavuşturulduğu takdirde, kocasının nikahı altında kalmak ya da ayrılmak hususunda muhayyerdir. Onun bu muhayyerliği de derhal gerçekleşir. Çünkü bu hadisin rivayet yollarından birisinde şöyle denilmektedir: "Berıre hürriyetine kavuştu. Bunun üzerine (Nebi) onu çağırdı ve onu seçmekte serbest bırakınca, o da kendisini seçti." 14- Cariye azad edildikten sonra kocasının kendisi ile cima'' etmesine imkan verdiği takdirde muhayyerlik hakkının düşeceğini fukaha ittifakla kabul etmişlerdir. Bu görüşte olanlar bunun rivayet yollarından birisindeki ifadelere delil olarak sarılmışlardır. Sözkonusu bu rivayet Ebu Davud'da, İbn İshak yoluyla Aişe'den çeşitli senedlerle gelmiş bulunmaktadır. Buna göre Berıre azad edildi deyip, hadisin geri kalan bölümü zikredilmekte, sonunda da: "Eğer kocan sana yaklaşacak olursa muhayyerliğin kalmaz" denilmektedir. Malik de sahih bir sened ile Hafsa'dan bu doğrultuda fetva verdiğini rivayet etmiş bulunmaktadır. Said İbn Mansur da İbn Ömer'den buna benzer bir rivayet nakletmiştir. İbn Abdilberr der ki: Ben bu hususta ashab-ı kiram'dan onlara muhalefet eden bir kimse olduğunu bilmiyorum. Ayrıca tabiinden, bir topluluk da bu görüşü dile getirmiştir ki fukaha-i seb'a bunlardandır. 14- Hürriyet hususunda denkliğe itibar olunur. 15- Velisi bulunmayan kadının rızası ile denklik ortadan kalkar. 16- Hanımını muhayyer bırakıp da hanımı kendisinden ayrılmayı seçerse bu muhayyerlik gerçekleşir ve aralarındaki nikah fesh olur. Daha önce geçmiş bulunmaktadır. Eğer onunla beraber kalmayı seçecek olursa talak sayısında da bir eksilme olmaz. 17- Sadaka mutlak olarak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellemle haramdır; ama sadakanın haramlığı hususunda eşleri ve azadlıları gibi onun hükmünde olan kimselere bu sadakadan bir şeyler bağışlamak caizdir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zevcelerinin mevlalarına (hürriyete kavuşturdukları ve vela hakkına sahip bulundukları kölelerine) ise sadaka -eşlerine haram olsa dahi- haram değildir. 18- Zengin bir kimsefakire verdiği sadakadan kendisine hediye verecek olursa yemesi caizdir. Satış yoluyla ise öncelikle caiz olur. 19- Zenginin fakirden hediye kabul etmesi caizdir. 20- Hüküm itibariyle sadaka ile hediye birbirinden farklıdır. 21- Kadının, kocasının evine kendisinin sahip olmadığı bir şeyi bilgisi dışında sokması caizdir. 22- him, edep, bir hükme dair bir açıklama, bir şüphenin ortadan kaldırılması gibi, bir faydanın elde edilebileceği hususlar hakkında soru sormak müstehaptır, bazı hallerde vacip de olabilir. 23- Mal hakkında herhangi bir şüphenin bulunmaması halinde kişinin eline geçen malın aslına dair soru sorması da, Müslümanlararasında kesilmesi halinde kesilmiş hayvan hakkında soru sorması da vacip değildir. 24- Kendisine az miktarda sadaka verilen bir kimse bundan dolayı rahatsız olmaz, onu küçümsemez. 25- Kadın yapacağı tasarruflar hususunda kocası ile danışır. 26- Alim bir kimseye dinı hususlara dair soru sorulur, alim de -soru sormasa . dahi- ilim elde etmek için uğraştığını gördüğü kimseye hükmü bildirir. 27 - Vacip olmayan hususlarda görüş belirten kimsenin kendi görüşüne muhalefet etmesi caizdir. 28- Zarar ve bağlayıcılığın sözkonusu olmayacağı hallerde hakim'in hasma yumuşak davranılması hususunda iltimasta bulunması müstehabtır. Bununla birlikte iltimasta bulunanın değeri büyük olsa dahi bu görüşe muhalefet eden kimseler kınanmaz, onlara kızılmaz. 29- Kendisi için şefaat olunacak (iltimasta bulunulacak) kimsenin isteği olmadan önce şefaatte bulunmak caizdir. Çünkü Muğıs'in, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den kendisine şefaat etmesini istediği nakledilmiş değildir. 30- mu'minin gönlünü sevindirmek, ferahlandırmak müstehaptır. 31- Şefaatte bulunan kimseye iltiması kabulolunmasa dahi ecir verilir. 32- Bir kimse, Allah'ın ayetleri ve hükümleri hakkında ibretle düşünmesi için arkadaşının dikkatini çeker. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Abbas'a, Muğıs'in, Berıre'ye olan sevgisininhayret edilmesi gereken bir husus olduğunu söylemiştir .. 33- Şeyh Muhammed İbn Ebi Cemra -Allah onunla faydalandırmayı sürdürsün- şunları söylemektedir: Bu hadisten, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bütün bakışlarının uyanık bir kalp ve tefekkür amacına yönelik olduğu, adete uymayan her bir hususa hayret edilip ondan ibret alınması gerektiği de anlaşılmaktadır. 34- Berire'nin oldukça edepli olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Nebiin i1timasınl kabul etmediğini açıkça ifade etmemiş, sadece: "Ona ihtiyacım yok" demekle yetinmiştir. 35- İster eş olsunlar, isterse olmasınlar birbirlerinden nefret eden kişilerin arasını bulup düzeltmek müstehaptır. Eşlerin eğer çocukları varsa birbirlerine karşı saygının daha ileri olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "o senin oğlunun babasıdır" diye buyurmuştur. 36- İltimasta bulunan kimsenin, iltimasını kabul etmesini istediği kişiye bunu kabul etmesini gerektirecek şeyleri sözkonusu etmesi, i1timasta bulunmanın gereklerinden ve ona iten sebeplerdendir. 37- Eşler arasındaki sevgi ve nefret dolayısıyla onlardan herhangi birisinin kınanması sözkonusu değildir. Çünkü bu, istek dışı olan bir şeydir. 38- Erkeğin eşine olan sevgisini açığa vurması utanılacak bir şey değildir. 39- Kadın kocasından nefret ediyorsa velisinin onunla birlikte kalmaya onu zorlama hakkı yoktur. Eğer kocasını seviyorsa velisinin de onları ayırmaya hakkı yoktur. 40- Erkeğin evlenmeyi ya da kendisine dönmesini ümit ettiği bir kadına meyil duyması caizdir. 41- Hakim'in hükmü, şeriatın hükmünü değiştirmez. Haramı helal kılmadığı gibi aksi de sözkonusu olmaz. 42- Güvenilir bir kimsenin haberi ile kölenin ve cariyenin haberi ve rivayetleri kabul edilir. 43- Köle ile nikahlı bir cariye azad edilip, kendisini seçecek (kocasından ayrılmayı tercih edecek) olursa iddeti üç kur'dur. 44- Eşlerden birisi diğerinden nefret ettiği halde o bunun farkına varmayabilir. Bununla birlikte Berire'nin, Muğis'e nefreti ile birlikte bu hususta Allah'ın hakkındaki hükmüne sabretmiş olması ve bu nefretinin gerektirdiği şekilde ona muamelede bulunmayarak Allah'ın kendisini kurtaracağı vakte kadar tahammül etmiş olması ihtimali de vardır. 10. CİLT BİTTİ. KİTABU’TALAK’IN DEVAMI 12.CİLTTE
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ رَجَاءٍ، أَخْبَرَنَا شُعْبَةُ، عَنِ الْحَكَمِ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ، عَنِ الأَسْوَدِ، أَنَّ عَائِشَةَ، أَرَادَتْ أَنْ تَشْتَرِيَ، بَرِيرَةَ، فَأَبَى مَوَالِيهَا إِلاَّ أَنْ يَشْتَرِطُوا الْوَلاَءَ، فَذَكَرَتْ لِلنَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ " اشْتَرِيهَا وَأَعْتِقِيهَا، فَإِنَّمَا الْوَلاَءُ لِمَنْ أَعْتَقَ ". وَأُتِيَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بِلَحْمٍ فَقِيلَ إِنَّ هَذَا مَا تُصُدِّقَ عَلَى بَرِيرَةَ، فَقَالَ " هُوَ لَهَا صَدَقَةٌ، وَلَنَا هَدِيَّةٌ ". حَدَّثَنَا آدَمُ حَدَّثَنَا شُعْبَةُ وَزَادَ فَخُيِّرَتْ مِنْ زَوْجِهَا.
Nafi'den rivayete göre "İbn Ömer'e Hıristiyan ve Yahudi kadını nikahlamaya dair soru sorulunca şöyle derdi: Şüphesiz Allah müşrik kadınları mu'min erkeklere haram kılmıştır. Ve ben bir kadının, Rabbinin -Allah'ın kullarından bir kul olduğu halde- İsa olduğunu söylemesinden daha büyük bir şirk bilmiyorum." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Yüce Allah'ın: "Müşrik kadınları iman edinceye kadar nikahlamayın ... " buyruğu." Buharı'nin bu mesele ile ilgili olarak kesin hüküm vermemesinin sebebi, ona göre ayetin tevili ihtimalinin bulunması dolayısıyladır. Çoğunluğa göre ayet umumidir ve Maide suresindeki ayet ile tahsis edilmiştir. Seleften bazılarından rivayete göre buradaki müşrik kadınlardan maksat, putperest kadınlar ile Mecusilerdir. Bu görüşü İbnu'l-Münzir ve başkaları nakletmiştir. Daha sonra musannıf bu başlıkta İbn Ömer'in Hıristiyan kadının nikahı ile ilgili sözünü ve onun: "Kadının Rabbinin İsa olduğunu söylemesinden daha büyük bir şirk olduğunu bilmiyorum" dediğini zikretmektedir. Bu ise onun Bakara suresindeki ayetin hükmünün genelliğinin devam ettiği kanaatinde olduğunu göstermektedir. Sanki o Maide suresindeki ayetin mensuh olduğu görüşünü benimsiyor gibidir. İbrahim el-Haı"bı de bunu kesin olarak ifade etmiştir. Cumhurun görüşüne göre ise Bakara ayetindeki umumi ifade Maide suresindeki ayet ile tahsis edilmiştir. Söz konusu ayet de: "Sizden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlar da ... size helaldir." (Maide, 5) buyruğudur. Böylelikle bunlaı'ın dışındaki diğer müşrik kadınların nikahlanması, asılolan haramlık hükmü üzere devam etmektedir. Şam'den bir başka görüşe göre Bakara ayetindeki um umi ifade ile Maide'deki ayetin hususi hükmü kastedilmiştir. İbn Abbas ise Bakara suresindeki ayetin Maide suresindeki ayet ile mensuh olduğunu mutlak olarak belirtmiştir. İbn Ömer'in bu görüşünün şaz olduğu da söylenmiştir. İbnu'l-Münzir der ki: İlkıerden bunu haram kılan bir kimsenin olduğu tespit edilmiş değildir. Ama İbn Ebi Şeybe hasen bir sened ile Ata'nın Yahudi ve Hıristiyan kadınları nikahlamayı mekruh gördüğünü ve şunları söylediğini rivayet etmektedir: "Bu müsaade Müslüman hanımlar az iken verilmişti." Onun bu açıklamaları, mubahlığı kimi hallere ait özel bir durum olarak kabul ettiği hususunda açık bir ifadedir. Ebu Ubeyd der ki: Bugün Müslümanlar bu hususta ruhsat olduğu görüşündedir ve buna göre uygulama yapılmaktadır. Ömer radıyallahu anh'dan, onun onları nikahlamayı haram kılmaksızın onlardan uzak durmayı emrettiği de rivayet edilmiştir
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ، حَدَّثَنَا لَيْثٌ، عَنْ نَافِعٍ، أَنَّ ابْنَ عُمَرَ، كَانَ إِذَا سُئِلَ عَنْ نِكَاحِ النَّصْرَانِيَّةِ، وَالْيَهُودِيَّةِ، قَالَ إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَ الْمُشْرِكَاتِ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ، وَلاَ أَعْلَمُ مِنَ الإِشْرَاكِ شَيْئًا أَكْبَرَ مِنْ أَنْ تَقُولَ الْمَرْأَةُ رَبُّهَا عِيسَى، وَهْوَ عَبْدٌ مِنْ عِبَادِ اللَّهِ.
İbn Abbas r.a.'dan rivayete göre: "Müşriklerin Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile mu'minlere karşı durumu ikiye ayrılırdı. Bir kısmı harp ehli müşrik olup, o onlarla savaşır, onlar da onunla savaşırlardı. Bir kısmı da antlaşmalı müşrikler olup, ne kendisi onlarla savaşır, ne kendileri onunla savaşIl'dı. Harp ehlinden bir kadın hicret edecek olursa ay hali olup temizleninceye kadar kimse onunla evlenmek için talip olmazdı. Temizlendikten sonra nikahlanması helal olurdu. Eğer kadın başkası tarafından nikahlanmadan önce kocası hicret ederse kocasına geri verilirdi. Harp ehlinden bir köle ya da bir cariye hicret ederse hür olurlardı. Muhacirlerin lehine olan, onların da lehine olurdu." Daha sonra antlaşması olanlar hakkında Mücahid'in hadisi gibi zikretti ki, o da şudur: "Eğer kendileriyle antlaşma bulunan müşriklere ait bir köle ya da cariye hicret ederse bunlar geri çevrilmezdi. Bunun yerine onların bedelleri onlara geri verilirdi
حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُوسَى، أَخْبَرَنَا هِشَامٌ، عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ، وَقَالَ، عَطَاءٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، كَانَ الْمُشْرِكُونَ عَلَى مَنْزِلَتَيْنِ مِنَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَالْمُؤْمِنِينَ، كَانُوا مُشْرِكِي أَهْلِ حَرْبٍ يُقَاتِلُهُمْ وَيُقَاتِلُونَهُ، وَمُشْرِكِي أَهْلِ عَهْدٍ لاَ يُقَاتِلُهُمْ وَلاَ يُقَاتِلُونَهُ، وَكَانَ إِذَا هَاجَرَتِ امْرَأَةٌ مِنْ أَهْلِ الْحَرْبِ لَمْ تُخْطَبْ حَتَّى تَحِيضَ وَتَطْهُرَ، فَإِذَا طَهُرَتْ حَلَّ لَهَا النِّكَاحُ، فَإِنْ هَاجَرَ زَوْجُهَا قَبْلَ أَنْ تَنْكِحَ رُدَّتْ إِلَيْهِ، وَإِنْ هَاجَرَ عَبْدٌ مِنْهُمْ أَوْ أَمَةٌ فَهُمَا حُرَّانِ وَلَهُمَا مَا لِلْمُهَاجِرِينَ. ثُمَّ ذَكَرَ مِنْ أَهْلِ الْعَهْدِ مِثْلَ حَدِيثِ مُجَاهِدٍ وَإِنْ هَاجَرَ عَبْدٌ أَوْ أَمَةٌ لِلْمُشْرِكِينَ أَهْلِ الْعَهْدِ لَمْ يُرَدُّوا، وَرُدَّتْ أَثْمَانُهُمْ.
İbn Abbas'tan rivayete göre: "Ebu Umeyye'nin kızı Karibe (yahut Kureybe) Ömer İbn el-Hattab'ın yanında (nikahında) idi. Onu boşayınca onunla Muaviye İbn Ebi Süfyan evlendi. Ebu Süfyan'ın kızı Ümmü el-Hakem de İyad İbn Ganm el-Fihri'nin nikahı altında idi. O da onu boşadıktan sonra onunla Sakifli Abdullah İbn Osman evlendi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Müşrik kadınlardan Müslüman olanlar ve onların iddetleri" yani bekleyecekleri iddetin miktarı, süresi. Cumhur böyle bir kadının hür kadın gibi iddet bekleyeceği görüşündedir. Ebu Hanife'den ise bir ay hali olmakla istibra etmesi yeterlidir, görüşü nakledilmiştir. "Ay hali olup, temizleninceye kadar ona evlenme teklifinde bulunulmazdı." Hanefiler bunun zahirinden alaşılan manayı delil kabul etmişlerdir. Cumhur ise onlara şöyle cevap vermektedir: Maksat üç defa ay hali olmasıdır. Çünkü böyle bir kadın Müslüman olup hicret etmek suretiyle -esir alınması halinin aksine- hür kadınlardan olur. Hadisteki "eğer kocası onunla beraber hicret ederse" ifadesine gelince, bundan sonraki başlıkta buna dair açıklamalar gelecektir. "Eğer onlardan" yani harp ehlinden "bir köle hicret ederse
وَقَالَ عَطَاءٌ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، كَانَتْ قَرِيبَةُ بِنْتُ أَبِي أُمَيَّةَ عِنْدَ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ فَطَلَّقَهَا، فَتَزَوَّجَهَا مُعَاوِيَةُ بْنُ أَبِي سُفْيَانَ، وَكَانَتْ أُمُّ الْحَكَمِ ابْنَةُ أَبِي سُفْيَانَ تَحْتَ عِيَاضِ بْنِ غَنْمٍ الْفِهْرِيِّ فَطَلَّقَهَا، فَتَزَوَّجَهَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُثْمَانَ الثَّقَفِيُّ.
Urve İbn Zubeyr'den rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zevcesi Aişe radıyallahu anha dedi ki: "Mu'min kadınlar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e hicret ettikleri takdirde yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! mu'min kadınlar hicret edenler olarak size geldiklerinde onları imtihan edin ... LLs buyruğu gereğince onları imtihan ederdi. Aişe dedi ki: mu'min kadınlardan bu şartı kabul edenler böylelikle imtihanı da ikrar ve kabul etmiş oluyordu. Kadınlar sözleri ile bunu ikrar edince, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de onlara şöyle buyururdu: Artık gidiniz, ben sizinle bey'atleşmiş bulunuyorum. (Aişe radıyallahu anha dedi ki): Hayır, Allah'a yemin ederim ki Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in eli asla (yabancı) bir kadının eline değmemiştir. Şu kadar var ki kadınlarla sözlü olarak bey'atleşiyordu. Allah'a yemin ederim, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kadınlardan Allah'ın kendisine emrettiğinden başka bir ahit almadı. Onlardan ahit aldıktan sonra: -Sözlü olarak- artık sizinle bey'atleştim, diye buyururdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Zimmi yahut harbi bir erkeğin nikahı altındaki müşrik ya da Hıristiyan kadın Müslüman olursa." Başlıktan maksat, kadının kocasından önce İslam'a girmesinin hükmünü açıklamaktır. Kadının mücerred Müslüman olması dolayısıyla aralarında ayrılık mı gerçekleşir yoksa kadının muhayyerlik hakkı sabit mi olur yoksa iddet süresi içerisinde nikah bekletilir mi? Eğer İslam'a girerse nikah devam eder, değilse birbirlerinden ayrılmış mı olurlar? Bu hususta bilinen görüş ayrılıkları vardır. Buhari'nin eğilimi ise ileride açıklayacağımız üzere mücerred Müslüman olmakla aralarında ayrılığın gerçekleşceği doğrultusundadır. "Hıristiyan kadın kocasından bir an (saat) önce dahi Müslüman olsa ona haram olur." Bu kendisi ile zifafa girilmiş olanı da, olmayanı da kapsayan genel bir hükümdür. Yahudi yahut Hıristiyan bir erkeğin nikahı altında bulunan Yahudi yahut Hıristiyan bir kadın hakkında Tahavı, Eyyub yoluyla İkrime'den,.o İbn Abbas'tan şöyle dediğini nakletmektedir: "Birbirlerinden ayrılırlar. (Çünkü) İslam hep üstündür ve ona üstün gelinmez." Senedi sahihtir. "Ata" İbn Ebi Rebah'a antlaşmalı (zimmi)lerden Müslüman olan bir kadından sonra iddeti içerisinde kocası Müslüman olduğu takdirde o kadın onu;, karısı kalmaya devam eder mi, diye sorulunca, o hayır, kendisinin istemesi hali dışında yeni bir nikah ve mehir ile karısı ona dönebilir, demiştir." Bunu İbn Ebi Şeybe bir başka yoldan, Ata'dan bu manada mevsul olarak rivayet etmiştir. Bu rivayet de eşlerden birisinin Müslüman olması halinde birbirlerinden ayrılacaklarını ve iddetin bitmesinin beklenmeyeceğiniaçıkça ortaya koymaktadır. "Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır. .. " Bu Buharl'nin önceki görüşü tercih ettiği hususunda açık bir ifadedir. Çünkü bu sözler Buharl'ye aittir ve onun Ata'nın bu başlıkta zikri geçen sözünü pekiştirmek içindir. Bununla birlikte bu görüş zahiri itibariyle bundan önceki başlıkta İbn Abbas'tan kaydetmiş olduğu rivayet ile çatışma halindedir. Orada: "Ay hali olup, temizleninceye kadar ona talip olunmaz" denilmektedir. Her iki rivayetin telif edilmesi mümkündür. Çünkü onun: "Ay hali olup temizleninceye kadar ona talip olunmaz" sözleriyle iddeti içerisinde kaldığı sürece kocasının da Müslüman olmasının bekleneceğini kastetmesi ihtimali bulunduğu gibi, aynı şekilde ona talip olmanın tehir edileceğini de kastetmesi ihtimal dahilindedir. Çünkü iddet bekleyen bir kadına talip olunmaz. Bu ikinci ihtimale göre her iki haber arasında bir çelişki, bir çatışma kalmamış olur. Bu hususta İbn Abbas'ın ve Ata'nın görüşlerinin zahiri ne uygun olarak Tavus, es-Sevrı ve Kufe fakihleri de görüşlerini belirtmiş, Ebu Sevr de onlara bu hususta muvafakat ettiği gibi İbnu'l-Münzir de bu görüşü tercih etmiştir. Buharı de bu görüşe meyillidir. Kufeliler ile onlara uygun kanaat belirtenler, eğer karı koca birlikte Dar-ı İslam/da iseler, kocasına bu süre içerisinde Müslüman olmasının teklif edilmesi ve onun da bunu kabul etmemesinin şart olduğunu söylemişlerdir. Katade, Malik, Şafii, Ahmed, İshak ve Ebu Ubeyd de Mücahid gibi söylemişlerdir. Şafii, Ebu Süfyan kıssasını delil gösterir. O -Meğazi'de geçtiği gibiMekke'nin fethedildiği sene Merru'z-Zahran'da Müslümanların Mekke'yi fethedecekleri günün gecesinde Müslüman olmuştu. O Mekke'ye girince karısı Ukbe'nin kızı Hind sakalından onu yakalayarak Müslüman olmasına tepki gösterince, o da karısına Müslüman olmasının uygun olacağını söylemiş, kendisi de ondan sonra Müslüman olmuş, fakat birbirlerinden ayrıldıklarına hüküm verilmediği gibi yeni bir akid de söz konusu edilmemiştir. Aynı şekilde ashab-ı kiram'dan belli bir topluluğun da hanımları kendilerinden önce İslam'a girmişlerdir. Hakım İbn Hizam, İkrime İbn Ebu Cehil ve diğerleri gibi ... Bunların nikahlarının yenilendiğine dair bir rivayet nakledilmemiştir. Bu husus Meğazi bilginlerince bilinen meşhur bir konudur. Bu konuda aralarında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Ancak çoğunluk bunu erkeğin İslam'a girişinin kendisinden önce Müslüman olan kadının iddet süresi bitmeden önce gerçekleştiği şeklinde yorumlamışlardır. "Mücahid dedi ki: Bütün bunlar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile Kureyşliler arasındaki bir barış antlaşmasında idL" Karısı İslam'a girmişmüşrik bir erkeğin Müslüman olması, İslam'a giren karısının iddeti bitinceye kadar gecikecek olursa, karısının nikahı altında kalmasının caiz olduğunu kimse kabul etmişdeğildir. Bu hususta icma' bulunduğunu nakledenlerden birisi de İbn Abdilberr'dir. Bununla birlikte Zahirl mezhebine mensup bazılarının bunun caiz olduğunu söyleyip, sözü geçen iema'ı reddettiği ne de işaret etmiş bulunmaktadır. Eskiden beri bu husustaki görüş ayrılığının sabit olduğu belirtilerek icma iddiasına karşı çıkılmıştır. Böyle bir görüş (müşriğin nikahı altında kalmanın cevazı) Ali'den ve İbrahim en-Nehaı'den nakledilmiştir. Bunu İbn Ebi Şeybe onlardan güçlü yollarla rivayet etmiş bulunmaktadır. Ebu Hanife'nin hocası Hammad da bu doğrultuda fetva vermiştir. el-Hattabı bu husustaki açıklanması zor konuya cevap vererek şunları söylemiştir: Bu süre zarfında iddetin devam etmiş olması halinde -özellikle süre iki sene ve birkaç ay gibi uzun ve çoğunlukla görülmemiş türden ise- bile bu böyledir. Çünkü ay hali bazen arızı bir rahatsızlık dolayısı ile gecikebilir. Bu açıklamadan anlaşılan manayı Beyhaki de cevap olarak vermiş bulunmaktadır. Bu hususta bunun dayanak alınması daha uygundur. Müteahhir alimlerden birisi de bu hususta bir başka yol izlemiş bulunmaktadır. el-İmad İbn Kesir'in es-Sıretu'n-Nebeviyye adlı eserinde az önce geçenleri söz konusu ettikten sonra şunları söylediklerini okudum: Başkaları da şöyle demiştir: Hayır, zahiren görünen, kadının iddetinin bittiğidir. O kadın ile nikah akdi yenilenmiştir, diyenlerin rivayetinin de zayıf olduğunu ifade etmiştir. Bundan da anlaşılan şudur: Kadın İslam'a girdikten sonra kocasının İslama girişi gecikecek olursa, sırf bu sebepten dolayı nikahı fesh olmaz. Aksine başkası ile evlenmek yahut kocası Müslüman oluncaya kadar beklemek arasında muhayyerdir. Bu durumda eski kocasının nikah akdi devam eder. Bundan da başkası ile evlenmediği sürece onun karısı olduğu anlaşılmaktadır. Bunun delili ise başlıktaki hadiste yer alan: "Eğer karısı nikahlanmadan önce kocası da hicret ederse ona geri verilirdi" ifadesindeki genelliktir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Hicret edenler olarak ... " el- Ezherl der ki: Hieretin asıl anlamı bedevı (çölde yaşayan göçebe)nin çölden kasabaya yerleşik yere Çıkıp gitmesi ve orada ikamet etmesidir. Burada hicretten maksat ise, kadınların Müslümanlar olarak Mekke'den Çıkıp Medine'ye gitmeleridir. "mu'min kadınlardan bu şartı kabul edenler mihneti de (imtihan edilmeyi) de kabul etmiş oluyordu." Bununla iman şartına işaret etmektedir. Taberi'nin, el-Avfi yoluyla İbn Abbas'tan rivayet ettiği şu sözleri bundan da açıktır: "Kadınların imtihanı, Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Rasulü olduğuna şahadet etmeleri şeklinde idi." Yine Taberi ve el-Bezzar'ın, Ebu Nasr yoluyla İbn Abbas'tan diye naklettiği: "Onları şöyle imtihan ediyordu: Allah'a yemin olsun ki, kocama olan nefretimden dolayı çıkmadım. Allah'a yemin ederim, bir yeri beğenmediğim için bu yere gelmedim. Allah'a yemin ederim, dünyalık arayarak çıkmadım. Allah'a yemin ederim, ancak Allah ve Resulüne sevgim için çıkıp geldim, demeleri istenirdi" ile İbn Ebi Nedh'in, Mücahid'den buna yakın şu lafızIa naklettiği: "Onlara niçin geldiklerini sorunuz. Eğer kocalarına kızdıklarından, gazap ettiklerinden ya da bir başka sebepten dolayı gelmiş ve iman etmemiş iseler, onları tekrar kocalarına geri döndürünüz." Katade yoluyla gelen: "Onların imtihan edilmeleri, Allah adına yemin ederek serkeşlik sebebiyle çıkmadıklarını, ancak İslam'ı ve Müslümanları sevdikleri için çıktıklarını söylemeleri istenirdi. Bunu söylediler mi bu sözleri kabul edilirdi" şeklindeki bütün bu rivayetler, el-Avfi'nin rivayetine aykırı değildir. Çünkü onun bu rivayeti, diğerlerinde bulunmayan bir fazlalığı da kapsamaktadır. Buna dair yeterli açıklamalar daha önce el-Mumtehine suresinin tefsirinde (4891 nolu hadiste) geçmiş bulunmaktadır. Hicret eden mu'min kadınların imtihan edilmeleri hükmünün devamı hususunda görüş ayrılığı vardır. Neshedildiği söylenmiştir. Hatta bazıları neshi üzerinde icma olduğunu dahi iddia etmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
حَدَّثَنَا ابْنُ بُكَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ عُقَيْلٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ،. وَقَالَ إِبْرَاهِيمُ بْنُ الْمُنْذِرِ حَدَّثَنِي ابْنُ وَهْبٍ، حَدَّثَنِي يُونُسُ، قَالَ ابْنُ شِهَابٍ أَخْبَرَنِي عُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ، أَنَّ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَتْ كَانَتِ الْمُؤْمِنَاتُ إِذَا هَاجَرْنَ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم يَمْتَحِنُهُنَّ بِقَوْلِ اللَّهِ تَعَالَى {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا جَاءَكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ} إِلَى آخِرِ الآيَةِ قَالَتْ عَائِشَةُ فَمَنْ أَقَرَّ بِهَذَا الشَّرْطِ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ فَقَدْ أَقَرَّ بِالْمِحْنَةِ، فَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا أَقْرَرْنَ بِذَلِكَ مِنْ قَوْلِهِنَّ قَالَ لَهُنَّ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " انْطَلِقْنَ فَقَدْ بَايَعْتُكُنَّ "، لاَ وَاللَّهِ مَا مَسَّتْ يَدُ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَدَ امْرَأَةٍ قَطُّ، غَيْرَ أَنَّهُ بَايَعَهُنَّ بِالْكَلاَمِ، وَاللَّهِ مَا أَخَذَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلَى النِّسَاءِ إِلاَّ بِمَا أَمَرَهُ اللَّهُ يَقُولُ لَهُنَّ إِذَا أَخَذَ عَلَيْهِنَّ " قَدْ بَايَعْتُكُنَّ ". كَلاَمًا.
Humeyd et-Tavil'den rivayete göre o, Enes İbn Malik'i şöyle derken dinlemiştir: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hanımlarına yaklaşmamaya dair yemin etti (ila yaptı). Ayağı da burkulup çıkmıştı. Kendisine ait yüksekçe bİr odada yirmi dokuz gün kaldıktan sonra aşağı inmişti. Ona: Ey Allah'ın Rasulü, sen bir ay diye yemin etmiştin denilince, o: Ay yirmi dokuz gündür, diye cevap vermişti
حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ أَبِي أُوَيْسٍ، عَنْ أَخِيهِ، عَنْ سُلَيْمَانَ، عَنْ حُمَيْدٍ الطَّوِيلِ، أَنَّهُ سَمِعَ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ، يَقُولُ آلَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِنْ نِسَائِهِ، وَكَانَتِ انْفَكَّتْ رِجْلُهُ فَأَقَامَ فِي مَشْرُبَةٍ لَهُ تِسْعًا وَعِشْرِينَ، ثُمَّ نَزَلَ فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ آلَيْتَ شَهْرًا. فَقَالَ " الشَّهْرُ تِسْعٌ وَعِشْرُونَ ".
Nafi'den rivayete göre "İbn Ömer r.a. yüce Allah'ın söz konusu ettiği ila hakkında şöyle derdi: Sürenin bitiminden sonra herhangi bir kimsenin -aziz ve celil olan Allah'ın emrettiği şekilde- ya iyilikle tutmaktan ya da talakı kararlaştırıp kesinleştirmekten başka bir iş yapması helal değildir
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ نَافِعٍ، أَنَّ ابْنَ عُمَرَ، رضى الله عنهما كَانَ يَقُولُ فِي الإِيلاَءِ الَّذِي سَمَّى اللَّهُ لاَ يَحِلُّ لأَحَدٍ بَعْدَ الأَجَلِ إِلاَّ أَنْ يُمْسِكَ بِالْمَعْرُوفِ، أَوْ يَعْزِمَ بِالطَّلاَقِ، كَمَا أَمَرَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ.
Nafi'den, o İbn Ömer’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Dört ay geçtiği takdirde erkek boşayıncaya kadar durdurulur ve kendisi talak vermedikçe hakkında talaka hüküm verilmez." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Yüce Allah'ın: 'Hanımlanyla cinsi temasta bulunmamaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır.'(Bakara, 226) buyruğu." Taberl, İbrahim en-Nehai/den şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: Fey' (dönüş) dil ile hanımına dönmek (ric'at yapmak)tir. Benzeri bir açıklama Ebu Kılabe'den de nakledilmiştir. Said İbn el-Müseyyeb, el-Hasen ve İkrime'den de şöyle dedikleri rivayet edilmektedir: Fey' (dönüş), dma' etmesi hususunda engeli bulunan kimse için kalp ve dil ile, başkası için ise cima' ile dönmek demektir. İbn Mesud'un -aralarında Alkame de vardır- ashabından gelen rivayet yoluyla da bunun gibi bir açıklama nakledilmiştir. Yine Said İbn el-Müseyyeb 'den gelen bir rivayete göre: Şayet bir gün yahut bir ay hanımıyla konuşmamaya yemin ederse bu bir 'Hadır. Ancak onunla konuşmaksızın dma' yapıyorsa Ila yapmamış olur. el-Hakem yoluyla Miksem'den, o İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Fey' (dönüş), dma' demektir. Mesruk, Said İbn Cubeyr ve eş-Şa'bi'den de bunun gibi bir rivayet gelmiştir. Onlardan gelen bu görüşlerin senedieri güçlü senedIerdir. Taberi der ki: Bu husustaki görüş ayrılıkları ila'nın tarifindeki ayrılıklardan kaynaklanmaktadır. Onu özellikle dma'ı terk etmeye tahsis edenler: Fiilen dma' da bulunmadıkça dönmüş olmaz, derler. ila hanımı ile konuşmamaya yahut onu kızdırmaya, kötülük yapmaya ya da buna benzer bir maksat ile yemin etmektir. Bu şekilde tanımlayanlar ise fey' (dönüş) için dma'ı şart koşmazlar. Aksine bu halde yapmamayı yemin ettiği için yapmakla dönmüş olur .. İbn Şihab'dan şöyle dediği nakledilmiştir: Kişi hanımından ayrı kalmak suretiyle ona zarar vermek istediği husus hakkında Allah adına yemin etmedikçe ila olmaz. Eğer ona zarar vermeyi kastetmemişse bu yemini ıla olmaz. Ali, İbn Abbas, el-Hasen ve bir başka grup yoluyla gelen rivayete göre de kızgınlık hali dışında Ila olmaz. Eğer süt emmekte olan çocuğunun annesinin hamile kalması korkusuyla sütünün bozulacağından endişeienmesi gibi bir sebebe bağlı olarak hanımıyla temasta bulunmamaya yemin edecek olursa bu ıla olmaz. Şa'bi yoluyla da şu rivayet nakledilmiştir: Erkek ile hanımı arasında engel teşkil eden her yemin bir ıladır. el-Kasım 'dan ve Salim'den: Bir sene zarfında seninle konuşacak olursam sen benden boşsun: deyip, dört ay geçtikten sonra onunla konuşmayacak olursa hanımının boş olacağı, eğer bir seneden önce de onunla konuşursa aynı şekilde hanımının ondan boş olacağı belirtilmiştir. Yine ıla'nın cumhur nezdinde kabul edilen hükümleri arasında şunlar da vardır: Yemini dört ay ve daha fazla bir süre için olmalıdır. Eğer daha az bir süre için yemin ederse !La yapmış olmaz. İshak dedi ki: Eğer bir ya da daha fazla gün süresince dma' yapmamak üzere yemin ederse, sonra da dört ay geçinceye kadar onunla dma' etmezse bu bir iladır. Tabilnden birisinden de bunun gibi bir görüş nakledilmiş olmakla birlikte çoğunluk bunu kabul etmemiştir. Buharl'nin daha sonra da Tirmizi'nin, Enes yoluyla gelen hadisi ıla başlığı altında zikretmeleri ise bu hususta İshak'ın da muvafakat etmesini gerektirmektedir. Bunlar yüce Allah'ın: "Dört ay beklemek vardır" buyruğunu ıla yapan kimse için tanınacak süre olarak anlamışlardır. Eğer bu süreden sonra dönerse mesele yok, aksi takdirde boşaması emredilir. Abdurrezzak, İbn Cüreyc'den, o Ata'dan şunu rivayet etmektedir: "Eğer hanımına yaklaşmamak üzere yemin etse, süre belirlemiş olsun ya da olmasın dört ay geçtiği takdirde" yani ılanın hükmünü yerine getirmesi istenir. Said İbn Mansur da el-Hasen el-Basri'den şunu rivayet etmektedir: "Koca, karısı için: Allah'a yemin ederim bu gece ona yaklaşmayacağım dese ve o yemini dolayısıyla da dört ay karısını terk etse, bu bir ıladır." Taberi de İbn Abbas'tan şu hadisi -rivayet etmektedir: "Cahiliye döneminde Ilanın süresi bir ve iki yıl idi. Şanı yüce Allah onlar için dört aylık bir süre tayin etti. Her kimin ılası (yaklaşmayacağına dair yemini) dört aydan daha az olursa bu bir ıla değildir." "Dört ay geçtiği takdirde durdurulur." el-Küşmıhenı'nin rivayetinde "onu durdurur" şeklindedir. "Talak verinceye kadar ve kendisi talak vermedikçe talak yapmış olmaz." Şafil de bunu böylece Malik'ten rivayet etmiş ve ayrıca: ''Ya ıla yaptığı karısını boşar yahut ona döner" ziyadesi ile zikretmiştir. Said İbn Mansur, AbduITahman İbn Ebi Leyla yoluyla şunu rivayet etmektedir: "Ben Ali'nin bir adamı dört ay dolunca er-Rahbe'de durdurduğunu ve ya hanımına dönmesini ya da onu boşamasını istediğini gördüm." Bunun da senedi aynı şekilde sahihtir. Bunun ashab-ı kiramdan on iki kişiden gelmiş bir rivayet olarak tespitine gelince, Buharı bunu et-Tarih 'inde Abdu Rabbih İbn Said yoluyla, Zeyd İbn Sabit'in azadlısı Sabit İbn Ubeyd'den, o Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabından on iki kişiden diye rivayet etmiştir. Bunların hepsi: "lıa bu hususta (kararını verinceye kadar) durdurulmadıkça talak olmaz" demişlerdir. Şafii bunu bu yoldan rivayet etmiş ve: "On küsur kişi" demiştir. İsmail el-Kadı de Yahya İbn Said el-Ensari yoluyla Süleyman İbn Yesar'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabından on küsur kişiye yetiştim. Onlar dediler ki: Ila durdurulmadıkça talak olmaz
وَقَالَ لِي إِسْمَاعِيلُ حَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ نَافِعٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ، إِذَا مَضَتْ أَرْبَعَةُ أَشْهُرٍ يُوقَفُ حَتَّى يُطَلِّقَ، وَلاَ يَقَعُ عَلَيْهِ الطَّلاَقُ حَتَّى يُطَلِّقَ. وَيُذْكَرُ ذَلِكَ عَنْ عُثْمَانَ وَعَلِيٍّ وَأَبِي الدَّرْدَاءِ وَعَائِشَةَ وَاثْنَىْ عَشَرَ رَجُلاً مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم.
el-Munbais'in azadlısı Yezid'den: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e kaybolan koyun hakkında soruldu. Allah Rasulü: Onu al. Çünkü o ya senindir, ya kardeşinindir ya da kurdundur, diye buyurdu. Kaybolan deve hakkında da ona sorulunca, kızdı ve iki yanağı kızararak dedi ki: Ondan sana ne? Onun pabucu da, su içeceği tulumu da beraberindedir. O sahibi onu buluncaya kadar su içer ve ağaçtan yer. Lukata (buluntu mal) hakkında sorulunca, şöyle buyurdu: Ağzının bağını, kabını iyice belle ve bir sene süre ile onu tanıt. Onu bilen birisi gelirse (ona ver) aksi takdirde sen onu kendi malına kat." Süfyan dedi ki: Daha sonra Rabia İbn Ebu Abdurrahman ile karşılaştım. -Süfyan dedi ki: Ben ondan bunun dışında bir rivayet ezberlemedim.- Ona dedim ki: el-Munbais'in azadlısı Yezid'in yitik hayvan hakkındaki hadisiyle ilgili ne dersin? Onu Zeyd İbn Halididen diye mi rivayet etmiştir? O: Evet, diye cevap verdi. Yahya dedi ki: Rabia da el"Munbaislin azadlısı Yezidlden, o Zeyd İbn Ha• lidlden diye rivayet etmektedir. Süfyan dedi ki: Rabia ile karşılaştım ve ona da (bunun gibi) dedim. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Ailesi arasında kaybolanın ve yitik malın hükmü." Buhar! bu şekilde mutlak bir ifade kullanmış olup, hükmü açıkça ifade etmemiştir. Aile ile ilgili hüküm, mal ile ilgili hükümden farklı olarak Talak bahisleri ile alakalıdır, ama onun malı ayrıca söz konusu etmesi bir istidrat( arasöz, ara açıklama)tır. "Ve lukata hakkında böyle yapınız, dedi." Bununla bu hususta yaptığı uygulamayılukata hükmünden çıkarmış olduğuna işaret etmektedir. Çünkü lukatanın bir yıl süre ile tanıtılması ve bundan sonra onda tasarruf ta bulunulması emredilmiştir. Eğer o lukatanın sahibi gelirse, bedelini ona öder. Bundan dolayı İbn Mes'ud da sadaka yoluyla tasarruf ta bulunmayı uygun görmüştür. Eğer sahibi geldiği takdirde o da onun bu sadaka, vermesini kabul ederse sadakanın ecrini o alır, şayet kabul etmezse sadakanın ecri tasaddukta bulunana ait olur ve o kişi de malın sahibine tazminatını öder. İşte: "Benim içindir ve benim üzerimedir" sözü ile buna işaret etmiştir. Yani sevap bana ait olur, tazminatını ödemek de benim borcum olur. "ez-Zührl yeri bilinen esir hakkında şöyle demiştir: Hanımı evlenmez, malı paylaştırılmaz. Eğer ondan haber kesilirse o takdirde kaybolan adama (mefkuda) yapılan uygulama yapılır." Said İbn Mansur sahih bir sene d ile İbn Ömer ve İbn Abbas'tan şöyle dediklerini rivayet etmiştir: "Kadın kayıp kocasını dört yıl bekler." Aynı şekilde Osman'dan bir rivayette İbn Mesud'dan ve Nehai, Ata, ezZühri, Mekhul ve eş-Şa'bl gibi tabiinden bir topluluktan da bu şekilde hüküm sabit olduğu gibi, onların çoğunluğu sürenin kadının durumunu hakime dava edeceği günden itibaren başlayacağı üzerinde ittifak etmişlerdir. Aynı şekilde dört yıl geçtikten• sonra kocası vefat etmiş bir kadın olarak iddet bekleyeceğini de belirtmişlerdir. Yine ittifakla şunu söylemişlerdir: Eğer evlendikten sonra birinci kocası gelecek olursa karısını geri almak ile mehrini almak arasında muhayyer bırakılır. Çoğunluk da şöyle demiştir: İlk koca eğer mehri tercih ederse, ikincisi o mehri ona öder. Çoğunluk kayboluş halleri arasında fark gözetmemişlerdir. Ancak daha önce Said İbn el-Müseyyeb 'den nakledilen görüş müstesnadır. Malik de savaşta kaybolmak ile savaşın dışında kaybolmak arasında fark gözetmiştir. Savaşta kaybolan adamın karısı, sözü geçen süreye kadar bekletilir. Diğeri ise belli bir süre bekletilmez, aksine zann-ı galib ile daha fazla yaşamayacağı kadar bir ömür süresinin geçmesini bekler. Ahmed ve İshak şöyle demektedirler: Bir kimse ailesinden kaybolup da ona dair bir haber bilinmiyar ise, tecil (süre belirleme) söz konusu değildir. Savaşta yahut deniz yolculuğunda ya da buna benzer bir durumda kaybolan kimseler için süre belirlenir. A1i'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kadın kocasını kaybedecek olursa geri dönünceye yahut ölene kadar evlenemez. Bunu Ebu Ubeyd Kitabu'n-Nikah'ta rivayet etmiştir. Abdurrezzak da şöyle demektedir: Bana İbn Mesud'dan ulaştığına göre o kaybolmuş adamın karısı hususunda ebediyyen evlenmeyip, bekleyeceği hususunda Ali'ye muvafakat etmiştir. Yine Ebu Ubeyd, hasen bir senedie Ali'den şunu rivayet etmektedir: Eğer evlenecek olursa, ikinci kocası onunla zifafa ister girmiş olsun, ister girmemiş olsun, o birincisinin karısıdır. Said İbn Mansur da eş-Şa'bl'den şunu rivayet etmektedir: Kadın evlenip de birincisinin hayatta olduğu haberini alırsa kendisi ile ikinci kocası birbirinden ayrılır ve ikinci kocasından iddet bekler. Eğer ilk kocası ölürse ondan da iddet bekler ve ona mirasçı olur. en-Nehai yoluyla gelen rivayete göre: Kocasının durumu açıkça belli olmadıkça karısı evlenemez. Bu aynı zamanda Kufe fakihleri ile Şafil'nin ve bazı hadis ashabının da görüşüdür. İbnu'l-Münzir ise süre belirleme görüşünü tercih etmiştir. Çünkü bu hususta ashab-ı kiram'dan beşinin ittifakı vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Hadisin lukataya dair muhtevasının açıklamaları Lukata bahsinde yeteri kadar geçmiştır.(2427 nolu hadis) Musannıf bu hadisi burada zikrederek başkasının malında -mal sahibinin- kaybolması halinde tasarrufun -malın telef olacağından korkuluyor ise- caiz olduğuna işaret etmektedir. Nitekim deve ile koyun arasında ayırım gözetmek, bunu göstermektedir. İbnu'l-Müneyyir der ki: Bu mesele ile ilgili rivayetler birbirleriyle tearuz (çatışma) halinde olduğundan ötürü merfu hadise başvurmak icap eder. Bu hadiste yitik koyunda tasarrufun, sahibinin vefatından emin olmadan önce de caiz olduğu anlaşılmaktadır. O halde kaybolmuş malın onun gibi değerlendirilmesi uygundur. Aynı şekilde hadiste yitik deveye müdahale edilmeyeceği de belirtilmektedir. Çünkü deve kendi başına hayatını sürdürebilir. O halde zevcenin de bu durumda olması gerekmektedir. Kocasının vefat haberi kesinlik kazanmadıkça herhangi bir şekilde ona da ilişilmez. O halde ilke şudur: Telef olacağından korkulan 'her bir şeyde telef oimaktan onu korumak amacıyla tasarruf caizdir. Böyle olmayanlarda ise caiz değildir. İlim ehlinin çoğunluğu, kayıp koyunun hükmünün, sahibinin gelmesi halinde bedelinin ödenmesinin vucubu bakımından diğer malların hükmü gibi olduğu kanaatindedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ يَزِيدَ، مَوْلَى الْمُنْبَعِثِ أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم سُئِلَ عَنْ ضَالَّةِ الْغَنَمِ فَقَالَ " خُذْهَا، فَإِنَّمَا هِيَ لَكَ أَوْ لأَخِيكَ أَوْ لِلذِّئْبِ ". وَسُئِلَ عَنْ ضَالَّةِ الإِبِلِ، فَغَضِبَ وَاحْمَرَّتْ وَجْنَتَاهُ، وَقَالَ " مَا لَكَ وَلَهَا، مَعَهَا الْحِذَاءُ وَالسِّقَاءُ، تَشْرَبُ الْمَاءَ، وَتَأْكُلُ الشَّجَرَ، حَتَّى يَلْقَاهَا رَبُّهَا ". وَسُئِلَ عَنِ اللُّقَطَةِ فَقَالَ " اعْرِفْ وِكَاءَهَا وَعِفَاصَهَا، وَعَرِّفْهَا سَنَةً، فَإِنْ جَاءَ مَنْ يَعْرِفُهَا، وَإِلاَّ فَاخْلِطْهَا بِمَالِكَ ". قَالَ سُفْيَانُ فَلَقِيتُ رَبِيعَةَ بْنَ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ ـ قَالَ سُفْيَانُ وَلَمْ أَحْفَظْ عَنْهُ شَيْئًا غَيْرَ هَذَا ـ فَقُلْتُ أَرَأَيْتَ حَدِيثَ يَزِيدَ مَوْلَى الْمُنْبَعِثِ فِي أَمْرِ الضَّالَّةِ، هُوَ عَنْ زَيْدِ بْنِ خَالِدٍ قَالَ نَعَمْ. قَالَ يَحْيَى وَيَقُولُ رَبِيعَةُ عَنْ يَزِيدَ مَوْلَى الْمُنْبَعِثِ عَنْ زَيْدِ بْنِ خَالِدٍ. قَالَ سُفْيَانُ فَلَقِيتُ رَبِيعَةَ فَقُلْتُ لَهُ.
İbn Abbas'tan, dedi ki: "Rasuluilah Sallallahu Aleyhi ve Sellem devesi üzerinde tavaf etti. Hacer rüknüne gelince, ona işaret buyurdu ve tekbir getirdi." Zeyneb dedi ki: "Nebi sallallfıhu a1eyhi ve sellem: "Ye'cuc ile Me'cuc seddinden bunun gibi (bir gedik) açıldı" diye buyurdu ve (parmaklarını) doksan gibi birbirine yakIaştırdı
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا أَبُو عَامِرٍ عَبْدُ الْمَلِكِ بْنُ عَمْرٍو، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ، عَنْ خَالِدٍ، عَنْ عِكْرِمَةَ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ طَافَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلَى بَعِيرِهِ، وَكَانَ كُلَّمَا أَتَى عَلَى الرُّكْنِ أَشَارَ إِلَيْهِ، وَكَبَّرَ. وَقَالَتْ زَيْنَبُ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " فُتِحَ مِنْ رَدْمِ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مِثْلُ هَذِهِ ". وَعَقَدَ تِسْعِينَ.
Ebli Hureyre r.a.'den, dedi ki: "Ebu'I-Kasım Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Cum'a gününde öyle bir saat vardır ki, Müslüman bir kulona namaz kılarken rastlayıp da Allah'tan bir hayır dilerse mutlaka ona verir. Bu arada parmaklarını orta ve serçe parmağının iç tarafı üzerine koydu. Biz de: Bunun çok kısa bir süre olduğunu anlatmak istiyor, dedik
حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا بِشْرُ بْنُ الْمُفَضَّلِ، حَدَّثَنَا سَلَمَةُ بْنُ عَلْقَمَةَ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ سِيرِينَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ أَبُو الْقَاسِمِ صلى الله عليه وسلم " فِي الْجُمُعَةِ سَاعَةٌ لاَ يُوَافِقُهَا مُسْلِمٌ قَائِمٌ يُصَلِّي، فَسَأَلَ اللَّهَ خَيْرًا، إِلاَّ أَعْطَاهُ ". وَقَالَ بِيَدِهِ، وَوَضَعَ أَنْمَلَتَهُ عَلَى بَطْنِ الْوُسْطَى وَالْخِنْصَرِ. قُلْنَا يُزَهِّدُهَا.
Enes İbn Malik r.a.'den, dedi ki: "Raslilullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem döneminde bir Yahudi bir kız çocuğuna saldırarak üzerinde bulunan gümüş bazı zınet eşyalarını aldı, başını da ezdi. çocuğun yakınları onu Raslilullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzuruna son nefeşlerini verirken dili tutulmuş olduğu halde getirdiler. Raslilullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona: Seni kim öldürdü? Filan mı diye -onu öldürenden bir başkasının adını vererek- sordu. Çocuk başıyla: Hayır diye işaret etti. Yine ona saldırmış olandan bir başka adamın adını söyleyerek sordu, onun için de: Hayır diye işaret etti. Peki, filan mı diye onu öldürenin ismini verince, evet diye işaret etti. Bu sebeple Raslilullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'in emri üzerine onun da başı iki taş arasında ezildi
وَقَالَ الأُوَيْسِيُّ حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ سَعْدٍ، عَنْ شُعْبَةَ بْنِ الْحَجَّاجِ، عَنْ هِشَامِ بْنِ زَيْدٍ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، قَالَ عَدَا يَهُودِيٌّ فِي عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلَى جَارِيَةٍ، فَأَخَذَ أَوْضَاحًا كَانَتْ عَلَيْهَا وَرَضَخَ رَأْسَهَا، فَأَتَى بِهَا أَهْلُهَا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَهْىَ فِي آخِرِ رَمَقٍ، وَقَدْ أُصْمِتَتْ، فَقَالَ لَهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَنْ قَتَلَكِ فُلاَنٌ ". لِغَيْرِ الَّذِي قَتَلَهَا، فَأَشَارَتْ بِرَأْسِهَا أَنْ لاَ، قَالَ فَقَالَ لِرَجُلٍ آخَرَ غَيْرِ الَّذِي قَتَلَهَا، فَأَشَارَتْ أَنْ لاَ، فَقَالَ " فَفُلاَنٌ ". لِقَاتِلِهَا فَأَشَارَتْ أَنْ نَعَمْ، فَأَمَرَ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَرُضِخَ رَأْسُهُ بَيْنَ حَجَرَيْنِ.
İbn Ömer r.a.'dan, dedi ki: "Ben. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i şöyle buyururken dinledim: Fitne işte buradan çıkacaktır. Bu arada doğuya işaret buyurdu
حَدَّثَنَا قَبِيصَةُ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ دِينَارٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " الْفِتْنَةُ مِنْ هَا هُنَا ". وَأَشَارَ إِلَى الْمَشْرِقِ.
Abdullah İbn Ebi EvfS,'dan, dedi ki: "Rasuluilah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte bir seferde idik. Güneş batınca bir adama: İn de bana seuik bulamacı yap, dedi. Adam: Ey Allah'ın Rasulü, akşamı bekleseydin. Çünkü henüz daha gündüzün aydınlığı üzerinde, dedi. Daha sonra tekrar: İn seuik bulamacı yap, diye buyurdu. Adam üçüncüsünde inip ona bulamaç yaptı. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem içti, sonra eliyle doğu tarafına işaret buyurarak: Gecenin. bu taraftan geldiğini gördüğünüzde artık oruç tutan kimse orucunu açar, diye buyurdu
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا جَرِيرُ بْنُ عَبْدِ الْحَمِيدِ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ الشَّيْبَانِيِّ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي أَوْفَى، قَالَ كُنَّا فِي سَفَرٍ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَلَمَّا غَرَبَتِ الشَّمْسُ قَالَ لِرَجُلٍ " انْزِلْ فَاجْدَحْ لِي ". قَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ لَوْ أَمْسَيْتَ. ثُمَّ قَالَ " انْزِلْ فَاجْدَحْ ". قَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ لَوْ أَمْسَيْتَ إِنَّ عَلَيْكَ نَهَارًا. ثُمَّ قَالَ " انْزِلْ فَاجْدَحْ ". فَنَزَلَ فَجَدَحَ لَهُ فِي الثَّالِثَةِ، فَشَرِبَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ثُمَّ أَوْمَأَ بِيَدِهِ إِلَى الْمَشْرِقِ فَقَالَ " إِذَا رَأَيْتُمُ اللَّيْلَ قَدْ أَقْبَلَ مِنْ هَا هُنَا فَقَدْ أَفْطَرَ الصَّائِمُ ".
Abdullah İbn Mes'ud r.a.'dan, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Bilalin seslenişi -yahut onun ezan okuması- herhangi birinizi sahurunu yemekten alıkoymasın. Çünkü o gece namazına kalkmış olanınız (yatağına dönsün diye seslenir -yahut, ezan okur, diye buyurdu-) Fecr-i sadıkı yahut sabahı kastederek sabah olmuş demeyin. (Ravilerden) Yezid (İbn Zurey') ellerini kaldırdıktan sonra birini diğerinden uzaklaştırdı (ve fecr-i sadık işte böyledir dedi)
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْلَمَةَ، حَدَّثَنَا يَزِيدُ بْنُ زُرَيْعٍ، عَنْ سُلَيْمَانَ التَّيْمِيِّ، عَنْ أَبِي عُثْمَانَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ ـ رضى الله عنه ـ قَالَ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " لاَ يَمْنَعَنَّ أَحَدًا مِنْكُمْ نِدَاءُ بِلاَلٍ ـ أَوْ قَالَ أَذَانُهُ ـ مِنْ سَحُورِهِ، فَإِنَّمَا يُنَادِي أَوْ قَالَ يُؤَذِّنُ لِيَرْجِعَ قَائِمُكُمْ ". وَلَيْسَ أَنْ يَقُولَ كَأَنَّهُ يَعْنِي الصُّبْحَ أَوِ الْفَجْرَ، وَأَظْهَرَ يَزِيدُ يَدَيْهِ ثُمَّ مَدَّ إِحْدَاهُمَا مِنَ الأُخْرَى.
Abdullah İbn Hürmüz'den, dedi ki: Ebu Hureyre r.a.'yi şöyle derken dinledim: "Rasuluilah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Cimrinin misali ile (cömertçe) infak edenin misali memelerinden göğüs kemiklerine kadar üzerlerinde demirden cübbe bulunan iki adamın misaline benzer. İnfak eden kişi bir şeyler infak ettikçe mutlaka o cübbesi teni üzerinden ta parmak uçlarını örtünceye ve (yerdeki) izlerini silinceyekadar uzar durur. Cimri kişi ise infak etmek istedi mi mutlaka her bir halka yerine iyice yerleşir. O onu genişletmek istediği halde bir türlü genişlemez. Bu arada parmağı ile boğazına işaret ediyordu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Talak ve hikmetli çeşitli hususlar hakkında", yani diğer şeylere dair "işaret etmek." "Zeyneb dedi ki .. " Kasıt mu'minlerin annesi Cahş kızı Zeyneb'dir. "Ve parmak uçlarını orta ve serçe parmağının iç tarafına koydu, biz: Onun azlığına işaret ediyor, dedik." Hadiste geçen "evdah" ile burada kastedilen, gümüşten süs eşyasıdır. "Sonra birini diğerinden uzaklaştırd!." Müslim'de bu rivayet "fecir yukarıdan aşağıya görülen değildir. Aksine uzunlamasına yayılandır." diye yer alır. Böylelikle sözü geçen işaret ile ne kastedildiği anlaşılmaktadır. İbn Battal dedi ki: Cumhurun kanaatine göre eğer işaret anlşılıyor ise konuşma gibi değerlendirilir. Ancak Hanefiler buna bazı hususlarda muhalefet etmişlerdir. Muhtemelen Buharı, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'in işareti konuşmak gibi değerlendirdiğini gösteren bu hadislerle onların kanaatini reddetmiştir. İşaret, din ile ilgili çeşitli hükümler hakkında caiz (geçerli) olduğuna göre, konuşma imkanı olmayan kimseler için böyle olması daha da caizdir. İbnu'l-Müneyyir dedi ki: Buharı talak vermek ve diğer hususlara dair konuşamayanın ve daha başkalarının, asıl maksadını ve sayının anlaşılabileceği işaretlerinin, tıpkı lafız gibi geçerli olduğunu kastetmiştir. Gördüğüm kadarıyla Buhar! bu Başlığı ve bu başlık altındaki hadisleri bundan sonraki Başlıkta söz konusu edeceği araştırmaya bir hazırlık olmak üzere zikretmiştir. Ancak bununla birlikte konuşamayan dilsizin lanetleşmesi ile talakı arasında da fark görmüş olanlar bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. İlim adamları anlaşılan işaretin hükmü altında farklı görüşlere sahiptirler. YüceAllah'ın hakları ile ilgili hususlarda, konuşabilen kimsenin dahi olsa işareti yeterlidir, demişlerdir. Fakat akit, ikrar, vasiyet ve buna benzer Ademoğlunun hakları söz konusu ise dili tutulan kimsenin durumu hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Üçüncü bir görüş de Ebu Hanife'den nakledilmiştir: Eğer konuşabileceğinden yana ümit kesilirse (anlaşılır işareti geçerlidir, demişlerdir), bazı Hanbel1 alimlerinden de eğer hemen akabinde ölüm gelirse (geçerlidir) dedikleri nakledilmiştir. Tahav! de bu görüşü tercih etmiştir. el-Evzai'den de eğer ondan önce söz söylenmiş,ise (geçerlidir) dediği nakledilmiştir. Mekhul'den nakledildiğine göre ise eğer: Filan kişi hürdür dese, sonra konuşmayıp sussa ona da: Filan da mı diye sorulunca işaret etse işareti sahih olur. Konuşabilen kimsenin ise işareti, çoğunluğun kanaatine göre konuşmasının yerini tutmaz. İşaretin niyetin yerini tutup tutmayacağı hususunda ise görüş ayrılığı vardır. Hanımını boşayan kimseye: Kaç defa boşadın diye sorulunca parmağıyla işaret eden kimsenin durumunda olduğu gibi
وَقَالَ اللَّيْثُ حَدَّثَنِي جَعْفَرُ بْنُ رَبِيعَةَ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ هُرْمُزَ، سَمِعْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَثَلُ الْبَخِيلِ وَالْمُنْفِقِ كَمَثَلِ رَجُلَيْنِ عَلَيْهِمَا جُبَّتَانِ مِنْ حَدِيدٍ، مِنْ لَدُنْ ثَدْيَيْهِمَا إِلَى تَرَاقِيهِمَا، فَأَمَّا الْمُنْفِقُ فَلاَ يُنْفِقُ شَيْئًا إِلاَّ مَادَّتْ عَلَى جِلْدِهِ حَتَّى تُجِنَّ بَنَانَهُ وَتَعْفُوَ أَثَرَهُ، وَأَمَّا الْبَخِيلُ فَلاَ يُرِيدُ يُنْفِقُ إِلاَّ لَزِمَتْ كُلُّ حَلْقَةٍ مَوْضِعَهَا، فَهْوَ يُوسِعُهَا فَلاَ تَتَّسِعُ ". وَيُشِيرُ بِإِصْبَعِهِ إِلَى حَلْقِهِ.
Enes İbn Malik r.a.'den, diyor ki: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyudu: Ben size ensar yurdunun en hayırlılarını haber vermeyeyim mi? Ashab: Buyur ey Allah'ın Rasulü dediler. O: Neccaroğulları, sonra onlardan sonra gelen Abdu'l-Eşhel oğulları, sonra da on/ardan sonra gelen el-Haris İbn e/-Hazrec oğulları, sonra on/ardan sonra ge/en Saide oğullarıdır, diye buyurdu. Sonra da eliyle şöyle işaret etti ve parmak/arını kapattı. Sonra da onları eliyle bir şeyatan kimse gibi açtıktan sonra: Bununla birlikte bütün ensar yurtlarında hayır vardır, diye buyurdu
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ، حَدَّثَنَا لَيْثٌ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ الأَنْصَارِيِّ، أَنَّهُ سَمِعَ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ، يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " أَلاَ أُخْبِرُكُمْ بِخَيْرِ دُورِ الأَنْصَارِ ". قَالُوا بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ. قَالَ " بَنُو النَّجَّارِ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ بَنُو عَبْدِ الأَشْهَلِ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ بَنُو الْحَارِثِ بْنِ الْخَزْرَجِ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ بَنُو سَاعِدَةَ ". ثُمَّ قَالَ بِيَدِهِ، فَقَبَضَ أَصَابِعَهُ، ثُمَّ بَسَطَهُنَّ كَالرَّامِي بِيَدِهِ ثُمَّ قَالَ " وَفِي كُلِّ دُورِ الأَنْصَارِ خَيْرٌ ".
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabından Sehl İbn Said es-Said! şöyle diyordu: "Rasuluilah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Ben ve kıyamet, bunun buna yakınlığı -yahut şu ikisi- gibi gönderildim, diye buyurdu ve şehadet parmağı ile orta parmağını birbirine yakınlaştırdı." Bilgi: Bazı nüshalarda hadisin sonlarındaki ''karane: yakınlaştırdı, biraraya getirdi" lafzı, ''birbirinden ayırdı, uzaklaştırdı" anlamında, "ferreka" şeklindedir
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، قَالَ أَبُو حَازِمٍ سَمِعْتُهُ مِنْ، سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ السَّاعِدِيِّ صَاحِبِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةَ كَهَذِهِ مِنْ هَذِهِ أَوْ كَهَاتَيْنِ ". وَقَرَنَ بَيْنَ السَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى.
İbn Ömer'den, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Ay şöyledir, şöyledir, şöyledir diye buyurdu. Otuz gün çektiğini kastediyordu. Sonra da şöyledir, şöyledir ve şöyledir diye buyurdu. Bununla da yirmi dokuz gün çektiğini kastediyordu. Yani bazen otuz gün, bazen yirmi dokuz gün çeker demek istiyordu
حَدَّثَنَا آدَمُ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، حَدَّثَنَا جَبَلَةُ بْنُ سُحَيْمٍ، سَمِعْتُ ابْنَ عُمَرَ، يَقُولُ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " الشَّهْرُ هَكَذَا وَهَكَذَا وَهَكَذَا ". يَعْنِي ثَلاَثِينَ، ثُمَّ قَالَ " وَهَكَذَا وَهَكَذَا وَهَكَذَا ". يَعْنِي تِسْعًا وَعِشْرِينَ يَقُولُ، مَرَّةً ثَلاَثِينَ وَمَرَّةً تِسْعًا وَعِشْرِينَ.
Ebu Mes'ud'dan, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem eliyle Yemen'e doğru işaret buyurup, iki defa: İman işte bu taraftadır. Haberiniz olsun ki katılık ve kalbIerin haşinliği ise yüksek sesle bağırıp çağıranıarda olur. Şeytanın iki boynuzunun çıkacağı yer olan Rabia ile Mudarlılardadır diye buyurdu
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى، حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ سَعِيدٍ، عَنْ إِسْمَاعِيلَ، عَنْ قَيْسٍ، عَنْ أَبِي مَسْعُودٍ، قَالَ وَأَشَارَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بِيَدِهِ نَحْوَ الْيَمَنِ " الإِيمَانُ هَا هُنَا ـ مَرَّتَيْنِ ـ أَلاَ وَإِنَّ الْقَسْوَةَ وَغِلَظَ الْقُلُوبِ فِي الْفَدَّادِينَ حَيْثُ يَطْلُعُ قَرْنَا الشَّيْطَانِ رَبِيعَةَ وَمُضَرَ ".
(Sehl'den, dedi ki: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Ben ve yetimi himaye eden kimse cennette şöyleyiz, diye buyurup şehadet ve orta parmağıyla -aralarını biraz ayırarak- işarette bulundu." Bu Hadis İleride 6005 numara ile gelecektir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "U'an", lanet etmekten alınmıştır. Çünkü lanet yapan bir kimse: "Eğer yalancılardan ise Allah'ın laneti kendisi üzerine olsun" der. Bu uygulamaya ad verilirken gazap değil de lanet lafzının seçilmesi, erkeğin bu sözü kullanmasından ötürüdür. Ayet-i kerime'de öncelikle söz konusu edilen de odur. - Lanetleşmenin meşru olduğu ve kesin emin• olmadıkça caiz olmayacağı fukaha tarafından icma ile kabul edilmiştir. Kocanın lanetleşme yapmasının vücubu hususunda görüş ayrılığı vardır. Fakat çocuğun ondan olmadığı kesin ortaya çıkarsa bu vaciplik daha da güç kazanır. "Yüce Allah'ın: "Eşlerine zina isnad edip, kendilerinden başka şahitleri olmayanların her birisinin şahitliği ... Eğer o doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabı benim üzerime olsun.'1)8 buyruğu." Buharl, görüldüğü kadarıyla yüce Alıah'ın: "İsnad edenler" buyruğuna yapışmış gibidir. Çünkü bu ifade, iftiranın lafız ya da anlaşılır işaret ile oluşundan daha genel bir çerçevededir. Başkası da cumhurun lehine yine bu buyruğa lanetleşmede erkeğin: Ben o kadını (karımı) zina ederkengördüm, demesinin de şart olmadığını, eğer hamile ise onun hamileliğinin kendisinden olmadığını söylemesinin yahut doğum yapmış ise çocuğun kendisinden olmadığını söylemesinin şart olmadığına dair delil göstermişlerdir. Bu hususta İmam Malik farklı kanaattedir. Böyle bir şeyi söylemesinin şart olmamakla birlikte, bu kadın bir zaniyedir yahut zina etmiştir, demesi yeterlidir. Yüce Allah yabancı bir kimsenin muhsan bir kadına zina iftirasında bulunması dolayısıyla kazf haddini teşrl' buyururken diğer taraftan kendi karısına zina isnadı sebebiyle li'anı teşrl' buyurmuştur. Yabancı bir erkek bir kadına: Ey zaniye, diye hitap edecek olursa ona kazf haddini uygulamak icap eder. İşte li'anın hükmü de böyledir. Malikilere karşı da gözleri görmeyen körün Ii'an yapmasının meşruiyeti üzerinde ittifak bulunduğu hususunu delil olarak göstermişlerdir
حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ زُرَارَةَ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ أَبِي حَازِمٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ سَهْلٍ، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " أَنَا وَكَافِلُ الْيَتِيمِ فِي الْجَنَّةِ هَكَذَا ". وَأَشَارَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى، وَفَرَّجَ بَيْنَهُمَا شَيْئًا.
Ebu Hureyre r.a.'den rivayete göre "Bir adam Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelerek: Ey Allah'ın Rasulü, benim siyah bir oğlum oldu, diye sorunca, Allah Rasulü: Senin develel'in var mı, diye sordu. Adam: Evet dedi. Allah Rasulü: Renkleri nedir, diye sordu. Adam: Kırmızıdır deyince, Allah Rasulü: Peki aralarında beyazı, siyaha çalar boz renklileri de var mı diye sorunca, adam yine: Evet dedi. Allah Rasulü: Bu nereden geldi, diye sordu. Adam: Belki bir damarıyla soyuna çekmiştir, deyince, Allah Rasulü: Senin bu oğlun da belki bir damarı ile soyuna çekmiştir, diye buyurdu." Bu hadis 47 ve 7314 numara ile gelecektir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "çocuğun kendisinden olmadığını tariz (üstü kapalı) bir şekilde ifade etmenin hükmü." Tariz bir şeyi zikredip, ondan zikretmediği bir başka şeyin anlaşılması demektir. Şafii, el-Umm adlı eserinde şunları söylemektedir: Bedevinin sÖz.ünün zahirinden karısını itham ettiği anlaşılmaktadır. Fakat onun bu sözü böyle bir iftira ve ithamdan başka bir anlama da geldiğinden ötürü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu sözü dolayısıyla kazf (zina iftirası) da bulunduğu hükmünü vermemiştir. Bu da tariz türü ifadelerde had olmadığına delildir. Tarizin tasrih (açık ifade) ile aynı hükümde görülmeyeceğinin delillerinden birisi de iddet bekleyen kadına tariz yoluyla (üstü kapalı ifadelerle) talip olmaya izin verilmiş olmasıdır. Ancak açık (sarih) ifadelerle böyle bir teklifte bulunmak caiz değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Ey Allah'ın Rasuü, benim karım siyah bir çocuk doğurdu, dedi." Yunus yolu ile gelen rivayette: "Ben bunu kabul edemedi m (açıklayamadım)" fazlalığı da yer almaktadır. Yani kalbimden bunu kabullenemedim. O bu sözleri ile diliyle onun kendi oğlu olmadığını kastetmek istememiştir. Aksi takdirde çocuğun kendisinden olmadığını tariz yolu ile değil, sarih bir şekilde söylemiş olacaktı. Tarizin izahı da şudur: Onun: "Siyah bir çocuk" demesinin anlamı şudur: Halbuki ben beyazım, bu çocuk benden nasılolabilir? Bu ifadelerden, tariz yoluyla kazfde (zina isnadında) bulunmanın kazf olmadığı anlaşılmaktadır. Cumhur da bu görüştedir. Şafil de bu hadisi buna delil göstermiştir. Malikilerden nakledildiğine göre ise eğer tarizden bu (zina isnadı) anlaşılabiliyor ise had icab eder. "Şüphesiz onlar arasında siyaha çalar boz develer vardır." el-Evrak (siyaha çalar boz deve) oldukça siyah renkli olmayıp, başka renge de çalan renkli deve demektir. Güvercine "verka" denilmesi de bundan dolayıdır. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1- Misal göstermek ve bilinmeyeni n bilinen bir şeye, sorahın daha iyi anlamasını sağlamak için benzetmek (uygun bir anlatım tarzıdır). 2- Hadis kıyas ile amel etmenin sahih olduğuna delil gösterilmiştir. el-Hattabi der ki: Bu hadis kıyasu'ş-Şebeh diye bilinen kıyas türü için asli bir dayanaktır. İbnu'l-fuabi der ki: Bu hadiste kıyasın ve benzeri benzerine benzetmenin (ve kıyas yapmanın) sahih oluşuna delil vardır. 3- Kocanın sadece zanna dayanarak çocuğun kendisinden olmadığını söylemesi caiz değildir. Ayrıca çocuğun rengi annesinin rengine uymasa dahi çocuk babasına ilhak edilir. Kurtubi, İbn Rüşd'e uyarak şöyle demiştir: Siyahlık ve esmerlik gibi birbirine yakın renkler arasındaki farklılık dolayısıyla ve eğer cima'da bulunmuş olmayı kabul edip, arada istibra süresi geçmemiş ise beyazlık ve siyahlık sebebiyle çocuğun kendisinden olmadığını söylemenin hela! olmadığı hususunda görüş ayrılığı yoktur. Bu ifadeleriyle durumun kendi mezhebinde (Maliki mezhebinde) böyle olduğunu söylemek istemiş gibidir. Yoksa çeşitli durumlarda farklı hükümlerin bulunduğu Şafii mezhebine mensup alimler nezdinde görüş ayrılığı sabittir. Derler ki: Eğer böyle bir farklılık ile birlikte zina karinesi de yoksa, çocuğu nefyetmek caiz olmaz. Şayet karısını zina ile itham edip, kadın da kocası tarafından itham edildiği erkeğin renginden bir çocuk doğuracak olursa, sahih olan görüşe göre çocuğu kabul etmemek caizdir. İleride gelecek olan İbn Abbas'ın rivayet ettiği li'ana dair hadiste bunu pekiştiren ifadeler vardır. Hanbelilere göre ise mutlak olarak karine ile birlikte çocuğu nefyetmek (kendinden olmadığını söylemek) mutlak olarak caizdir. Görüş ayrılığı, böyle bir karinenin bulunmaması halinde söz konusudur. 4- Firaşın (kadının nikahı altında bulunduğu kocanın nikahının) hükmü, benzerliğin bulunmadığını dile getiren ifadelerden daha önceliklidir. 5- Nesepler lehine ihtiyatlı davranmak ve mümkün olduğu sürece nesepleri olduğu halde bırakmak, kötü zannı (suizannı) tahkik etmeye kalkışmaktan a11koymakuygun bir yoldur. 6- Tariz yoluyla kazf ile kazf hükmü açık ifade kullanılmadıkça -Maliki mezhebinin kanaatine aykırı ölarak- sabit olmaz. Mühelleb şöyle demiştir: Eğer tariz soru sormak şeklinde ise had gerekmez. Tarizde had, yüzyüze bulunmak ve karşılıklı olarak ağır sözler kullanmak halinde olduğu takdirde icab eder. İbnu'I-Müneyyir der ki: Tariz hususunda koca ile yabancı erkek arasındaki fark şudur: Yabancı erkek katıksız olarak eziyet verme maksadını güderken, koca nesebi koruma açısından mazur görülebilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ قَزَعَةَ، حَدَّثَنَا مَالِكٌ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَجُلاً، أَتَى النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ وُلِدَ لِي غُلاَمٌ أَسْوَدُ. فَقَالَ " هَلْ لَكَ مِنْ إِبِلٍ ". قَالَ نَعَمْ. قَالَ " مَا أَلْوَانُهَا ". قَالَ حُمْرٌ. قَالَ " هَلْ فِيهَا مِنْ أَوْرَقَ ". قَالَ نَعَمْ. قَالَ " فَأَنَّى ذَلِكَ ". قَالَ لَعَلَّهُ نَزَعَهُ عِرْقٌ. قَالَ " فَلَعَلَّ ابْنَكَ هَذَا نَزَعَهُ ".
Abdullah r.a.'dan rivayete göre "Ensardan bir adam hanımına zina isnadında (kazfda) bulundu. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem her ikisine de yemin ettirdikten sonra onları ayırd!." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Lanetlqecek kimseye yemin ettirmek." Burada yemin ettirmekten kasıt li'an sözlerini telaffuz edip, söylemektir. Li'anın bir yemin olduğunu söyleyenler bunu delil kabul etmiştir. Bu Malik'in, Şam'nin ve cumhurun görüşüdür. Ebu Hanife ise: Li'an bir şahitliktir demiştir. Şamlerin bir görüşü de böyledir. Bundan dolayı bazı ilim adamları da: U'an yemin de değildir, şahitlik de değildir demişlerdir. Bu görüş ayrılığına dayanılarak, Müslüman olsun, hür kMir olsun, adalet sahibi iki köle ya da fasık karı koca arasında olsun lanetleşmenin yemin oluşuna binaen meşrudur. Dolayısıyla yemin etmesi sahih görülen herkesin li'an yapması da sahihtir. U'anın hür ve Müslüman eşler tarafından yapılmadıkça sahih olmayacağı da söylenmiştir. Çünkü li'an bir şahitliktir. Ayrıca kazf dolayısıyla had uygulanmış kimsenin li'anı da sahih olmaz. Bu hadis ise birinci gruptakilerin lehine bir delildir. Çünkü ravi "lanetleşti" ile "yemin etti" lafızları arasında fark gözetmemiştir. Yeminin teşvik, men ya da bir haberin tahkikine delalet ettiği de bu görüşü desteklemektedir. Ayrıca İbn Abbas'ın rivayet ettiği hadisin rivayet yollarından birisindeki şu ifadeler de buna delildir: "(Allah Rasulü) ona: Kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah adına yemin ederim ki, şüphesiz ben doğru söylüyorum diye yemin et, diye buyurdu. O (karısına zina isnad eden kişi) bunları dört defa söyleyecektir." Hadisi Hakim rivayet etmiştir. Beyhaki de, Cerir İbn Hazim yoluyla Eyyub'dan, o İkrime'den diye rivayet etmiştir. Biraz sonra da: "Yeminler olmasaydı, benim onunla halim daha başka olurdu" hadisi de gelecektir. Bazı Hanefiler eğer yemin olsaydı tekrarlanmazdı, diye gerekçe göstermiş iseler de buna şöyle cevap verilmiştir: Canların hürmeti (değeri ve dokunulmazlıkları) sebebiyle kasame nasıl farklı ise, ferelerin hürmetinin ağırlığına dikkat çekmek için de bu li'an kıyasın dışına çıkmıştır. Ayrıca eğer bu bir şahitlik olsaydı, tekrar edilmesi söz konusu olmazdı, ifadesiyle de şahitlik olmadığı lehine delil getirilmiştir. Benim incelemelerim sonucu gördüğüm şudur: U'an yalanı reddetmekteki kat'iliği ve doğruluğu ispatı bakımından bir yemindir, ama hakkında şahitlik lafzının da kullanılması, bunun zan ile yeterli olmayışının şart oluşu dolayısıyladır. Her iki tarafın da her iki husus şahitlik edebilecek şekilde bir bilgiye sahip bulunmaları kaçınılmazdır. Yemin olduğunu pekiştiren bir husus da şudur: Eğer kişi, Allah adına şehadet ederim ki kesinlikle şöyle olmuştur, diyecek olursa, bu kişi yemin eden bir kişi olarak değerlendirilir. Kaffal da "Mehasinu'ş-Şeria" adlı eserinde şöyle demektedir: U'an yeminlerinin tekrarlanmasının sebebi, kadına haddin uygulanması için başka hallerde dört şahidin yerine geçerli kabul edilişIeridir. Bundan dolayı Ii'an ifadelerine "şehadetler" adı verilmiştir
حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلُ، حَدَّثَنَا جُوَيْرِيَةُ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ ـ رضى الله عنه ـ أَنَّ رَجُلاً مِنَ الأَنْصَارِ قَذَفَ امْرَأَتَهُ فَأَحْلَفَهُمَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ثُمَّ فَرَّقَ بَيْنَهُمَا.
İbn Abbas r.a.'dan rivayete göre "Hilal İbn Umeyye hanımına kazfte (zina isnadında) bulundu. Bunun üzerine gelip şahitlik etti. Bu arada Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de: Şüphesiz Allah sizden birinizin yalancı olduğunu biliyor. İkinizden tevbe edecek birisi yok mu, diyordu. Daha sonra karısı kalktı ve o da şahitlikte bulundu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Lanetleşmeye erkek başlar." Bu başlık altında Hilal İbn Umeyye'nin başından geçen olaya dair İbn Abbas'ın rivayet ettiği hadisi muhtasar olarak zikretmiştir. Bab, başlığını "daha sonra karısı kalktı ve şahitlik etti" ifadesinden almış gibidir. Çünkü bu ifade lanetleşme halinde erkeğin kadından önce başlayacağı hususunda açık bir ifadedir. Ayrıca bu husus ileride "li'Em (lanetleşme) yapan kadının mehri" başlığında zikredeceğimiz üzere İbn Ömer'in rivayet ettiği hadiste açık bir şekilde varid olmuştur. Şafiı ve ona tabi olanlar ile Malikilerden Eşheb de böyle demiş olup, İbnu'l-Arabı de bunu tercih etmiştir. İbnu'l-Kasım da şöyle demektedir: Eğer lanetleşmeye kadın başlayacak olursa bu da sahihtir ve muteberdir. Aynı zamanda bu Ebu Hanife'nin de görüşüdür. Birinci görüşte olanların lehine şu delil gösterilmiştir: Uan (lanetleşme) haddin erkekten uzaklaştırılması için meşru kılınmıştır. Bunu da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Hilaı'e: "Ya beyyine (gerekli delili) getirirsin, yahut sırtına had vurulur" buyruğu desteklemektedir. Eğer Wana kadın başlayacak olursa. kadının bu işi yapması, sabit olmamış bir hususu bertaraf etmek için olur. Diğer taraftan erkeğin, -daha önce geçtiği üzere- lanetleşmekten vazgeçip dönmesi imkanı da vardır. Bu durumda kadının da lanetleşmesine gerek kalmaz. Oysa lanetleşmeye kadın başlayacak olursa durum böyle olmaz
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا ابْنُ أَبِي عَدِيٍّ، عَنْ هِشَامِ بْنِ حَسَّانَ، حَدَّثَنَا عِكْرِمَةُ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ أَنَّ هِلاَلَ بْنَ أُمَيَّةَ، قَذَفَ امْرَأَتَهُ، فَجَاءَ فَشَهِدَ وَالنَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ أَنَّ أَحَدَكُمَا كَاذِبٌ، فَهَلْ مِنْكُمَا تَائِبٌ ". ثُمَّ قَامَتْ فَشَهِدَتْ.
Sehl İbn Sa’d es-Saidi'den rivayete göre; "Uveymir el-Aclani, Asım İbn Adiy el-Ensari'nin yanına gelerek ona dedi ki: Ey Asım, ne dersin? Eğer bir adam kendi karısı ile başka bir adamı birlikte görürse, onu öldürse siz de onu öldürür müsünüz; aksi taktirde adam ne yapsın? Bunu -ey Asım- benim için Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sor. Asım bu hususu Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sordu. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buna dair soruları hoş görmedi ve ayıpladı. Öyle ki Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den işittikleri Asım'a da ağır geldi: Asım ailesinin yanına geri döndüğünde Uveymir gelerek: Ey Asım, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sana ne dedi, diye sordu. Asım, Uveymir'e: Sen bana (o soru ile) bir hayır getirmedin. Çünkü Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem benim kendisine sorduğum husustan hoşlanmadı, dedi. Bunun üzerine Uveymir: Allah'a yemin ederim ben ona, buna dair soru sormadıkça bu işin arkasını bırakmayacağım, dedi. Uveymir yola koyuldu. Nihayet Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem insanlar arasında bulunuyorken: Ey Allah'ın Rasulü, ne buyurursun, eğer bir adam karısı ile bir başka adamı görse, o da onu öldürse siz o kişiyi öldürür müsünüz, aksi taktirde o adam ne yapmalı, diye sordu. Bu sefer Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Allah senin ve kadının hakkında (Kur'an ayeti) indirmiş bulunuyor. Git, o kadını getir gel. Sehl dedi ki: Ben de Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda diğer İnsanlar ile birlikte iken her ikisi de lanetleşti. Lanetleşmelerini bitirince Uveymir: ç:y Allah'ın Rasulü, eğer ben onu nikahım altında tutmaya devam edecek olursam ona yalan söylemiş, iftira etmiş olurum deyip, karısını Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisine emir vermeden önce üç talak ile boşadı." İbn Şihab ez-Zühri dedi ki: "Böylece bu, lanetleşenlerin sünneti oldu." Fethu'l-Bari Açıklaması: Li'an'ın anlamı daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Li'an vacip, mekruh ve haram kısımlarına ayrılır. Birincisi erkeğin karısını zina ederken görmesi yahut zina ettiğini ikrar edip, onu tasdik etmesi halidir. Bu durumda karısı ile cima'da bulunmadığı bir temizlikten sonra iddet süresince karısından uzak kaldığı halde, kadın bir çocuk doğurduğu takdirde kocasının çocuğun kendisinden olmadığını söyleyebilmesi için ona kazfde (zina isnadında) bulunması gerekir. Böylelikle çocuğun nesebi ondan sabit olmamış olur. Çünkü aksi takdirde pek çok mefsedet söz konusu olur. İkincisi, kendisinde karısı ile zina ettiğine dair ağırlıklı bir zan oluşturacak şekilde yabancı bir erkeğin, karısının bulunduğu yere girdiğini görmesi halidir. Bu durumda lanetleşmek onun için caiz olur. Fakateğer bunu yapmayacak olursa halini setretmek açısından daha uygun olur. Çünkü karısını boşayarak ondan ayrılması imkanı vardır. Üçüncüsü, bunun dışındaki hallerdir. Fakat (zannı gerektiren hal) yaygınlık kazanmış ise, Şafı! mezhebi alimlerine ve Ahmed'e göre bu hususta iki görüş vardır: U'anın caiz olduğunu kabul edenler "dikkat ediniz eğer ... şeklinde çocuk doğurursa" hadisini delil alır ve bunlar doğan çocuğun benzerliği ni zina isnadında bulunan kocanın, o çocuğun kendisinden olmadığını gösteren bir delil kabul etmişlerdir. Fakat bunda delilolacak bir taraf yoktur. Çünkü ileride geleceği üzere belirtilen şekilde daha önceden lanetleşme yapılmıştı. Bunu kabul etmeyenler ise, çocuğun, karısına zina isnad eden erkeğe benzemediğini belirten hadisi delil olarak almışlardır. "Ve lirandan sonra karısını boşayan kimse." Kendisi lanetleştikten sonra boşayan demektir. Bu başlıkta şu husustaki görüş ayrılığına işaret vardır: Uan halinde ayrılık, li'anın kendisi ile mi gerçekleşir yoksa li'an bittikten sonra hakimin ayrılığa hükmetmesiyle mi olur, yoksa erkeğin bunu gerçekleştirmesiyle mi olur? Malik, Şafii ve onlara tabi olanlar, bizzat Iilan ile ayrılığın gerçekleşeceği kanaatindedirler. Malik ve mezhebine mensup ilim adamlarının çoğunluğu, kadının lanetleşmeyi bitirmesinden sonra gerçekleşir derken, Şafii, ŞafiiIye uyanlar ve Malikilerden Suhnun ise kocanın li'anı bitirmesinden sonra gerçekleşir derler. Buna gerekçe olarak da kadının lanetleşmesinin, ancak kendisine uygulanacak haddi bertaraf etmek için meşru kılındığı gösterilmiştir. Oysa erkek böyle değildir. Onun hakkında fazladan nesebin ve çocuğun kendisinden olduğunun nefyi ile döşeğin (hukukunun) zail olması da söz konusudur. es-Sevr!, Ebu Hanife ve onlara uyanlar ise, hakim kadın aleyhine ayrılık hükmünü vermedikçe gerçekleşmez, demişlerdir. Ahmed'den iki rivayet naklediimiştir. İleride beş başlıktan sonra bu hususta daha geniş açıklamalar gelecektir. Bir adamın, karısı ile bir başka adamı bulup, meselenin kesinlik kazandığı (kendisince) ortaya çıktığı takdirde o adamı öldürse, karşılığında öldürülür mü? İlim adamları bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Cumhur böyle bir işe kalkışmayı kabul etmeyerek: Ona kısas uygulanır. Zinaya dair beyyine getirmesi yahut maktulün itiraf ettiğine dair beyyine getirmesi yahut maktulün mirasçılarının bu itirafta bulunması hali müstesna. O takdirde onun karşılığında katil öldürülmez. Bununla beraber maktulün muhsan olması da şarttır. Onun karşılığında katilin öldürüleceği de söylenmiştir. Çünkü onun imamın izni olmaksızın haddi uygulama yetkisi yoktur. Seleften bazıları da: Hayır, kesinlikle öldürülmez, demiştir. Fakat doğruluğunun emareleri ortaya çıkmış ise yaptığından ötürü tazir edilir. Ahmed, İshak ve ona tabi olanlar ise, bu sebep dolayısı ile onu öldürdüğüne dair iki şahit getirmesini şart koşmuşlardır. Malikilerden İbnu'l-Kasım ileİbn Habib de onlara muvafakat etmiştir. Ancak maktulün daha önceden muhsan olmuş olmasını da şart koşmuşlardır. Kurtubi der ki: Uveymir'in söylediklerinin takı"iri, zahiri itibariyle bu görüşte olanların görüşlerini desteklemektedir. O böyle demiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah/tır. "Ben Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem/in huzurunda insanlarla birlikte iken." Bundan sonraki başlıkta görüldüğü gibi İbn Cüreyc: "Mescidde" fazlalığını zikretmiştir. İbn İshak da İbn Şihab'dan diye naklettiği rivayetinde bu hadise "ikindiden sonra" fazlalığını da eklemiştir. Bunu Ahmed rivayet etmiş bulunmaktadır. Bütün bunların toplamını da li'anın hakimlerin huzurunda ve toplanmış bir grup insanın önünde yapılacağına delil göstermiştir. Bu da Ii'anı ağırlaştırma çeşitlerinden birisidir. İkincisi zaman, üçüncüsü ise mekandır. Böyle bir tağl1z (ağırlaştırma) müstehaptır, vacip olduğu da söylenmiştir
حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، قَالَ حَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَنَّ سَهْلَ بْنَ سَعْدٍ السَّاعِدِيَّ، أَخْبَرَهُ أَنَّ عُوَيْمِرًا الْعَجْلاَنِيَّ جَاءَ إِلَى عَاصِمِ بْنِ عَدِيٍّ الأَنْصَارِيِّ فَقَالَ لَهُ يَا عَاصِمُ أَرَأَيْتَ رَجُلاً وَجَدَ مَعَ امْرَأَتِهِ رَجُلاً، أَيَقْتُلُهُ فَتَقْتُلُونَهُ، أَمْ كَيْفَ يَفْعَلُ سَلْ لِي يَا عَاصِمُ عَنْ ذَلِكَ. فَسَأَلَ عَاصِمٌ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنْ ذَلِكَ فَكَرِهَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الْمَسَائِلَ وَعَابَهَا، حَتَّى كَبُرَ عَلَى عَاصِمٍ مَا سَمِعَ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَلَمَّا رَجَعَ عَاصِمٌ إِلَى أَهْلِهِ جَاءَهُ عُوَيْمِرٌ فَقَالَ يَا عَاصِمُ مَاذَا قَالَ لَكَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ عَاصِمٌ لِعُوَيْمِرٍ لَمْ تَأْتِنِي بِخَيْرٍ، قَدْ كَرِهَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الْمَسْأَلَةَ الَّتِي سَأَلْتُهُ عَنْهَا. فَقَالَ عُوَيْمِرٌ وَاللَّهِ لاَ أَنْتَهِي حَتَّى أَسْأَلَهُ عَنْهَا. فَأَقْبَلَ عُوَيْمِرٌ حَتَّى جَاءَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَسَطَ النَّاسِ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَرَأَيْتَ رَجُلاً وَجَدَ مَعَ امْرَأَتِهِ رَجُلاً، أَيَقْتُلُهُ فَتَقْتُلُونَهُ أَمْ كَيْفَ يَفْعَلُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " قَدْ أُنْزِلَ فِيكَ وَفِي صَاحِبَتِكَ فَاذْهَبْ فَأْتِ بِهَا ". قَالَ سَهْلٌ فَتَلاَعَنَا وَأَنَا مَعَ النَّاسِ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَلَمَّا فَرَغَا مِنْ تَلاَعُنِهِمَا قَالَ عُوَيْمِرٌ كَذَبْتُ عَلَيْهَا يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنْ أَمْسَكْتُهَا. فَطَلَّقَهَا ثَلاَثًا قَبْلَ أَنْ يَأْمُرَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم. قَالَ ابْنُ شِهَابٍ فَكَانَتْ سُنَّةَ الْمُتَلاَعِنَيْنِ.
İbn Cüreyc'den, dedi ki: "Bana İbn Şihab'ın lanetleşmeden ve bu husustaki sünnetten Saide oğullarından olan Sehl İbn Sa'd'ın hadisinden diye haber verdiğine göre; ensardan bir adam, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelerek dedi ki: Ey Allah'ın Rasulü ne dersin? Bir adam eğer karısı ile bir başka adamı görse, onu öldürsün mü, yoksa nasıl yapsın? Bunun üzerine yüce Allah durumu hakkında, Kur'an-ı Kerim'de sözünü ettiği lanetleşen erkek ve kadının durumuna dair buyrukları indirdi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de ona: Allah senin ve karın hakkında hüküm vermiş bulunuyor, dedi. Sehl dedi ki: Mescidde ve ben de hazır bulunuyarken lanetleştiler. Lanetleşmelerini bitirdikten sonra adam: Ey Allah'ın Rasulü, onu nikahım altında tutarsam ona iftira etmiş olurum, dedi ve lanetleşmeyi bitirmelerinden sonra Rasuluilah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona emir vermeden önce kendisi karısını üç talak ile boşadı ve Nebiin huzurunda ondan ayrıldı." (İbn Şihab) dedi ki: İşte bu, lanetleşen bütün çift/er arasındaki bir ayırmadır. İbn Cüreyc dedi ki: İbn Şhab dedi ki: Onlardan sonra sünnet, lanetleşen kan kocanın ayrılması şeklinde oldu. Kadın hamile idi. Oğlu da annesine nispet edilerek çağrılırdı. (Ravi) dedi ki: Sonra böyle bir annenin mirası hususundaki sünnet de annenin oğluna mirasçı olması, onun da annesinden Allah'ın kendisine verdiği pay kadar mirasçı olması şeklinde oldu. İbn Cüreyc, İbn Şihab'dan, o Sehl İbn Sa 'd es-Sfudt'den bu hadiste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğunu da rivayet etmiştir: "Eğer kızılca bir keler gibi kızılca ve kısa boylu bir çocuk doğurursa, gördüğüm kadarıyla kadın mutlaka doğru söylemiş, kocası ona iftira etmiş oldu. Eğer siyah, gözleri iri, kıçının kaba etleri büyük bir çocuk doğurursa görüşüme göre kocasının onun hakkında söyledikleri doğrudur." Daha sonra kadın, o çocuğu bu tiplerden sevilmeyen nitelikleriyle doğurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Mescidde lanetleşme", Buhar! bu Başlık ile Hanefilerin kanaatlerinin aksine lanetleşmenin mU,ayyen olarak yalnızca mescidde yapılmayacağına, imam nerede ise orada yahut dilediği yerde olacağına işaret etmiştir. "Kadın hamile idi. Oğlu da annesine nispet edilerek çağrılırdı. (Ravi) dedi ki: Sonra böyle bir kadının mirasında sünnet, kadının oğluna mirasçı olması, oğlunun da ondan Allah'ın kendisine ayırdığı pay kadar mirasçı olması şeklinde cereyan etmiştir." Bütün bu sözler İbn Şihab'ın sözleridir. "Kızılca keler gibi kısa boylu." Bu, yiyeceğe ve ete düşen ve onu bozan bir tür kertenkeıedir. "Eğer siyah, iri gözlü ve kaba etleri iri olarak doğurursa." İbrahim İbn Sa'd yoluyla Ebu Davud'un rivayetindeki: "Gözlerinin siyahı oldukça siyah, kalçalan pek büyük" ifadeleri açıklık getirmektedir. Buna göre gözleri• oldukça siyah ve geniş demek istemiştir
حَدَّثَنَا يَحْيَى، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا ابْنُ جُرَيْجٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي ابْنُ شِهَابٍ، عَنِ الْمُلاَعَنَةِ، وَعَنِ السُّنَّةِ، فِيهَا عَنْ حَدِيثِ، سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ أَخِي بَنِي سَاعِدَةَ أَنَّ رَجُلاً، مِنَ الأَنْصَارِ جَاءَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَرَأَيْتَ رَجُلاً وَجَدَ مَعَ امْرَأَتِهِ رَجُلاً، أَيَقْتُلُهُ أَمْ كَيْفَ يَفْعَلُ فَأَنْزَلَ اللَّهُ فِي شَأْنِهِ مَا ذَكَرَ فِي الْقُرْآنِ مِنْ أَمْرِ الْمُتَلاَعِنَيْنِ، فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " قَدْ قَضَى اللَّهُ فِيكَ وَفِي امْرَأَتِكَ ". قَالَ فَتَلاَعَنَا فِي الْمَسْجِدِ وَأَنَا شَاهِدٌ، فَلَمَّا فَرَغَا قَالَ كَذَبْتُ عَلَيْهَا يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنْ أَمْسَكْتُهَا. فَطَلَّقَهَا ثَلاَثًا قَبْلَ أَنْ يَأْمُرَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حِينَ فَرَغَا مِنَ التَّلاَعُنِ، فَفَارَقَهَا عِنْدَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ " ذَاكَ تَفْرِيقٌ بَيْنَ كُلِّ مُتَلاَعِنَيْنِ ". قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ قَالَ ابْنُ شِهَابٍ فَكَانَتِ السُّنَّةُ بَعْدَهُمَا أَنْ يُفَرَّقَ بَيْنَ الْمُتَلاَعِنَيْنِ، وَكَانَتْ حَامِلاً، وَكَانَ ابْنُهَا يُدْعَى لأُمِّهِ، قَالَ ثُمَّ جَرَتِ السُّنَّةُ فِي مِيرَاثِهَا أَنَّهَا تَرِثُهُ وَيَرِثُ مِنْهَا مَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ. قَالَ ابْنُ جُرَيْجٍ عَنِ ابْنِ شِهَابٍ عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ السَّاعِدِيِّ فِي هَذَا الْحَدِيثِ إِنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " إِنْ جَاءَتْ بِهِ أَحْمَرَ قَصِيرًا كَأَنَّهُ وَحَرَةٌ، فَلاَ أُرَاهَا إِلاَّ قَدْ صَدَقَتْ وَكَذَبَ عَلَيْهَا، وَإِنْ جَاءَتْ بِهِ أَسْوَدَ أَعْيَنَ ذَا أَلْيَتَيْنِ، فَلاَ أُرَاهُ إِلاَّ قَدْ صَدَقَ عَلَيْهَا ". فَجَاءَتْ بِهِ عَلَى الْمَكْرُوهِ مِنْ ذَلِكَ.
İbn Abbas'tan rivayete göre; "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda lanetleşme söz konusu edildi. Asım İbn Adiy bu hususa dair bir şeyler söyledi, sonra gitti. Kavminden bir adam yanına gelerek ona kaosı ile birlikte yabancı bir adam gördüğünü söyleyerek (karısını) şikayet edince, Asım: Benim bu belaya maruz kalmamın tek sebebi, o söylediğim sözlerdir, dedi. Sonra o adamı alıp Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına götürdü, o adam da Nebie karısı ile bulduğu adamı haber verdi. Haberi getiren o adamın benzi sarı, eti az, saçları düz ve sarkık idi. Bu adamın Asımlın karısının yanında bulduğunu iddia ettiği adam ise iri cüsseli, esmer ve çok etli birisi idi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Allahlım, beyan buyur, diye dua etti. Kadın, kocasının karısı yanında bulduğunu söylediği adama benzeyen bir çocuk doğurdu. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu karı koca arasında lanetleşme yapmıştı.' Mecliste bir adam İbn Abbasla: Bu kadın Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellemlin: Eğer bir kimseyi beyyine olmaksızın recmedecek olsaydım, bunu recmederdim dediği kadın mıdır, diye sordu. İbn Abbas: Hayır, o İslam içinde (Müslüman olduğunu göstererek) kötülüğü de açığa vuran bir kadın idi, dedi. Ebu. Salih ve Abdullah İbn Yusuf: "(İri vücutlu, esmer diye tercüme ettiğimiz) Ademe hadlenli ibaresini ilAdeme hadiienil diye söylemilerdir. Bu Hadis 5316,6855,6856 ve 7238 numara ile gelecektir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Nebi sallallahu a1eyhi ve seltemlin: Beyyinesiz recmedecek olsaydım ... buy- ruğu. ii Kasıt zina ettiğini inkar eden kimsedir. Yoksa itiraf eden de recmedilir. liSarı tenli", yani oldukça sarı. "Hadlen", bacakları dolgun demektir. liEğer beyyinesiz recmedecek olsaydım ... ii Kadının lanetleşmeyi kabul etmemesi, ona had vurmayı gerektirmez diyen kimseler bunu delil almışlardır. Ayrıca hadlerin yemin etmeyi kabul etmemekle sabit olmayacağını, Nebi efendimizin de: liEğer recmedecek olsaydım .. ii buyruğunu ise sadece lanetleşme sebebi ile sÖylememiş olduğunu da delil göstermişlerdir. Ahmed dedi ki: Kadın lanetleşmeyi kabul etmezse hapsedilir. Recmedileceği ni söylemekten çekinirim. Çünkü açıkça zina ettiğini ikrar etse, sonra bu ikrarından geri dönse dahi recmedilmeyeceğine göre, lanetleşmeyi kabul etmediği için nasıl recmedilebilir?
حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ عُفَيْرٍ، قَالَ حَدَّثَنِي اللَّيْثُ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ الْقَاسِمِ، عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ مُحَمَّدٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، أَنَّهُ ذُكِرَ التَّلاَعُنُ عِنْدَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ عَاصِمُ بْنُ عَدِيٍّ فِي ذَلِكَ قَوْلاً، ثُمَّ انْصَرَفَ، فَأَتَاهُ رَجُلٌ مِنْ قَوْمِهِ يَشْكُو إِلَيْهِ أَنَّهُ وَجَدَ مَعَ امْرَأَتِهِ رَجُلاً، فَقَالَ عَاصِمٌ مَا ابْتُلِيتُ بِهَذَا إِلاَّ لِقَوْلِي، فَذَهَبَ بِهِ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَأَخْبَرَهُ بِالَّذِي وَجَدَ عَلَيْهِ امْرَأَتَهُ وَكَانَ ذَلِكَ الرَّجُلُ مُصْفَرًّا قَلِيلَ اللَّحْمِ سَبْطَ الشَّعَرِ، وَكَانَ الَّذِي ادَّعَى عَلَيْهِ أَنَّهُ وَجَدَهُ عِنْدَ أَهْلِهِ خَدْلاً آدَمَ كَثِيرَ اللَّحْمِ فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " اللَّهُمَّ بَيِّنْ ". فَجَاءَتْ شَبِيهًا بِالرَّجُلِ الَّذِي ذَكَرَ زَوْجُهَا أَنَّهُ وَجَدَهُ، فَلاَعَنَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بَيْنَهُمَا. قَالَ رَجُلٌ لاِبْنِ عَبَّاسٍ فِي الْمَجْلِسِ هِيَ الَّتِي قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " لَوْ رَجَمْتُ أَحَدًا بِغَيْرِ بَيِّنَةٍ رَجَمْتُ هَذِهِ ". فَقَالَ لاَ تِلْكَ امْرَأَةٌ كَانَتْ تُظْهِرُ فِي الإِسْلاَمِ السُّوءَ قَالَ أَبُو صَالِحٍ وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ يُوسُفَ خَدِلاً.
(Said İbn Cubeyr'den dedi ki: "İbn Ömer'e: Bir adam karısına zina isnad etse hüküm nedir, dedim. O: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ada\) oğullarına mensup karı kocayı ayırdı, dedi. Ayrıca Allah Rasulü şöyle buyurdu: Allah biliyor ki ikinizden birisi mutlaka yalancıdır. Sizden tevbe eden var mı? İkisi de kabul etmeyince, yine: Allah bilir ki şüphesiz ikinizden birisi yalan söylüyor. Tevbe edeniniz var mı, diye sordu. Yine kabul etmediler. Tekrar: Allah bilir ki ikinizden birisi muhakkak yalancıdır. Tevbe edeniniz var mı diye buyurdu. Yine kabul etmediler. Bu sefer onları birbirinden ayırd!." (Ravilerden) Eyyub dedi ki: Bana Amr İbn Dinar dedi ki: Bu hadiste bir şey daha vardır. Senin onu nakletmediğini görüyorum. (Bana bunu rivayet eden Said İbn Cubeyr) şöyle demişti: Adam: Peki, benim malım ne olacak, demişti. Ona senin malın yok, eğer söylediğin doğru ise sen bu kadın ile zaten zifafa girmiş idin. Eğer yalan söylüyor isen o malın senden daha uzak olması gerekir, diye cevap verildi. Bu Hadis ileride 5312, 5349 ve 5350 numara ile gelecektir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "LanetIeşen kadının mehri", yani bu husustaki hükmün beyanı. Kendisi ile zifafa girilmiş olan bir kadının, mehrin tamamını hak ettiği üzerinde icma' vardır. Zifafa girilmemiş olan kadın hakkında ise görüş ayrılığı vardır. Cumhur kendisi ile zifafa girilmeden önce boşanan diğer kadınlar gibi ona da mehrin yarısının verileceği kanaatindedir. Ona mehrin tamamının da verileceği söylenmiştir. "İbn Ömer'e: Karısına zina isnad eden bir erkeğin durumunu, yani hakkındaki hükmün ne olduğunu sordum." İbnu'l-Arabı dedi ki: Adamın: "Malım ne olacak" sözleri, benim daha önce o kadına ödediği m mehir ne olacak demektir. Ona: Senin onunla zifafa girmen ile ve kadının kendisini sana teslim etmesi ile onu eksiksiz almış oldun, diye cevap verilmiştir. Daha sonra bu durumu ona kapsamlı bir şekilde şıklara ayırarak açıklamıştır ve şöyle buyurmuştur: Eğer kadın hakkındaki iddianda doğru söylüyor isen sen bundan önce o kadından hakkını eksiksiz almış bulunuyorsun. Şayet ona iftira ediyorsan senin ondan böyle bir malı istemeye kalkışman, olmaması gereken uzak bir iştir. Böylelikle hem ırzında ona zulmetmekten, hem de daha önce kadının hak ettiği, sahih bir surette senden kabzettiği bir malı da istemek zulmünden uzak kalmış olursun. Hadisteki: "Aldığın o mal onunla ci ma 'ının sana helal olmasının bir karşılığıdır" sözünden anlaşıldığına göre, lanetIeşen kadıneğer lanetleşmeden sonra yalancı olduğunu söylese ve zina ettiğini ikrar ederse, ona had vacip olur. Fakat mehri düşmez
حَدَّثَنِي عَمْرُو بْنُ زُرَارَةَ، أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ، عَنْ أَيُّوبَ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، قَالَ قُلْتُ لاِبْنِ عُمَرَ رَجُلٌ قَذَفَ امْرَأَتَهُ فَقَالَ فَرَّقَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بَيْنَ أَخَوَىْ بَنِي الْعَجْلاَنِ، وَقَالَ " اللَّهُ يَعْلَمُ أَنَّ أَحَدَكُمَا كَاذِبٌ، فَهَلْ مِنْكُمَا تَائِبٌ ". فَأَبَيَا. وَقَالَ " اللَّهُ يَعْلَمُ أَنَّ أَحَدَكُمَا كَاذِبٌ، فَهَلْ مِنْكُمَا تَائِبُ ". فَأَبَيَا. فَقَالَ " اللَّهُ يَعْلَمُ أَنَّ أَحَدَكُمَا كَاذِبٌ، فَهَلْ مِنْكُمَا تَائِبٌ " فَأَبَيَا فَفَرَّقَ بَيْنَهُمَا. قَالَ أَيُّوبُ فَقَالَ لِي عَمْرُو بْنُ دِينَارٍ إِنَّ فِي الْحَدِيثِ شَيْئًا لاَ أَرَاكَ تُحَدِّثُهُ قَالَ قَالَ الرَّجُلُ مَالِي قَالَ قِيلَ لاَ مَالَ لَكَ، إِنْ كُنْتَ صَادِقًا فَقَدْ دَخَلْتَ بِهَا، وَإِنْ كُنْتَ كَاذِبًا فَهْوَ أَبْعَدُ مِنْكَ.