Hadisler yükleniyor…
Hadisler yükleniyor…
Sahîh-i Buhârî · 81. Bölüm
181 hadis, 7 sayfada. Arapça asılları ve Türkçe tercümeleriyle.
30 hadis51 dk okuma
Ebu Hureyre'nin nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: "Allahu Teala şöyle buyurdu: 'Her kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona savaş ilan ederim. Kulum bana kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim. Ben kulum u sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Diliyle de her ne isterse muhakkak onlarz kendisine ihsan ederim. Bana sığınmak isteyince de muhakkak kulum u sığındzrzr, korurum. Ben yapmasını dilediğim hiçbir şey hakkında, mu'minin ölümü karşısındaki tereddütüm gibi tereddüt etmedim. Bana bunda kulum ölümden hoşlanmıyordu. Ben de kuluma acı gelen şeyi sevmiyordum." Fethu'l-Bari Açıklaması: Başlıkta geçen kendisine tazim edilmesi istenen kişiye karşı insanın mertebesinden aşağıya indiğini ortaya koyması demektir. Bazılarına göre tevazu, bir kimsenin faziletinden dolayı kendinden daha üstün olana tazim etmesidir. İmam Buhari bu başlık altında iki hadise yer verdi. Bunlardan biri kendisi geçilen devenin konu edinildiği Enes hadisidir. Bu hadisin açıklaması Cihad Bölümünde başlığı altında geçmişti. Bazıları bu hadisin yukarıdaki başlıkla herhangi bir ilişkisinin olmadığını ileri sürmüşler ve hadisin Nesailde yer alan rivayet yollarından birisinde geçen ifadeyi gözden kaçırmışlardır. Nesailde şöyle denilmektedir: Kim benim dostuma düşmanlık ederse." Burada ndan maksat Allah'ı bilen, O'na itaate devam eden ve ibadetinde ihlas içinde olan kimse demektir. Allah dostlarına düşmanlık edecek kimsenin bulunabileceği meselesi bir anlaşılması zor problem olarak ortaya çıkmıştır. Zira düşmanlık ancak iki taraftan gelir. Allah dostu olan kimsenin ise ağır başlı, kendisine bilmeden bir harekette bulunanı bağışlayan bir kişilikte olması esastır. Bu problem e şöyle cevap verilmiştir: Buradaki sadece husumetle, dünyevi muameleyle kısıtlı değildir. Tam aksine bazen taassubtan kaynaklanan bir kinden de meydana gelebilir. Rafızı'nin Hz. Ebu Bekir'e kini, bid'atçinin sünniye olan nefreti buna örnektir. Bunun neticesinde her iki taraftan düşmanlık meydana gelir. Allah dostu tarafından olan Allah için ve Allah hakkında olurken karşı taraftan olan, -yukarıda değindiğimiz üzere- taassub kaynaklıdır. Allah hakkında dost olana kinini açıktan ortaya koyan fasık da böyledir. Velinin ona olan kini ise yaptıklarına tepki gösterdiğinden ve Allah'ın, şehvetlerine uyma yasaklığına riayet etmesinden dolayıdır. İbn Hübeyre şöyle demiştir: Bu hadisten mazur olmanın uyarıdan önce geldiği anlaşılmaktadır ki bu gayet açıktır. ona ilan ederim. , ilan etmek demektir. kelimesi bu kökten alınmadır. Savaşın meydana gelmesi problemli bir durum olarak görülmüştür. , kalıbından olup, her iki taraftan kaynaklanan fiiller için kullanılır. Oysa mahluk yaratanın hakimiyeti altındadır. (Nasıl olur da Allah'a savaş açabilir?) Buna' şöyle cevap verilmiştir: Bu ifade, insanlara anladıkları bir şeyle hitap kabilindendir. Çünkü savaş düşmanlıktan, düşmanlık muhalefetten kaynaklanır. Savaşın sonu helaktir. Allahu Teala'ı hiçbir şey yenemez. O zaman mana adeta şöyle olur: Kim benim bir kuluma düşmanlık ederse kendisini benden kaynaklanacak helake maruz bırakmış olur. Böylece hadiste savaş kelimesi kullanılmış, bununla onun lazımı (savaş bulununca bulunacak olan şey yani helak) kastedilmiştir. Bunun manaya yansıması şöyledir: Kim benim kuluma savaş açarsa ben de ona savaşçı bir düşmanın yaptığı muameleyi yaparım. Fakihanı şöyle demiştir: Bu hadiste şiddetli bir tehdit vardır. Çünkü Allah'a savaş açanı Allah helak eder. Bu ifade beliğ bir mecazdır. Zira Allah'ı sevenden hoşlanmayan kimse, Allah'a muhalif olmuş demektir. Allah'a muhalif olan ona inatla karşı çıkıyor demektir. Allah'a inatla karşı çıkanı o helak eder. Bu kural düşmanlık tarafında bu şekilde işlediğine göre, dostluk tarafında da böyle sabittir. Her kim Allah'ın dostlarını severse Allah ona ikramda bulunur demektir. TCıfi şöyle der: Allah'ın dostu itaat ve takva ile Allah'ı dost edindiğine göre Allah da onu koruyarak ve yardımda bulunarak dost edinir. Allahu Teala şöyle bir kanun koymuştur: Düşmanın düşmanı dosttur, düşmanın dostu düşmandır, Allah'ın dostunun düşmanı Allah'ın düşmanıdır. Her kim ona düşmanlık ederse tıpkı kendisine savaş açmış gibi olur. Her kim ona savaş açarsa sanki Allah'a savaş açmış gibidir. Bütün farz-ı ayn ve kifayeler bu sözcüğün hÜkmüne dahildir. Bu ifadeden farzları eda etmenin Allah'a amellerin en sevimlisi olduğu anlaşılmaktadır. Tufi der ki: Farzların emredildiği kesindir ve bunların terk edilmesine ceza tahakkuk eder. Nafileler ise sevap elde etmede farzlarla aynı olmakla birlikte her iki açıdan bunlardan farklıdır. Dolayısıyla farzlar en mükemmelolmaktadır. Bundan dolayı Allah'a en sevimli ve en yakınlaştıncı ibadet farzlar olmaktadır. Öte yandan farz asıl ve temel, nafile onun uzantısı ve binası gibidir. Farzları emredildiği şekilde ifa etmek emre sarılma, emredene boyun eğmek suretiyle onu ululamak ve hürmet etmek anlamı taşır. Bu harekette rububiyyete tazim gösterme ve ubudiyyetin zilletini ortaya koyma vardır. Netice olarak bunlarla Allah'a yaklaşmak amellerin en büyüğü olmaktadır. Farzı ifa eden kimse bunu bazen ceza korkusuyla yapar. Nafileyi ifa eden ise bunu ancak Rabbine hizmeti tercih ettiği için yapar. Dolayısıyla muhabbetle karşılık görür. Bu muhabbet kendisine hizmetle yaklaşan kimsenin hedeflediği bir gayedir. yaklaşmayı talep etmek demektir. Ebü'l-Kasım el-Kuşeyri şöyle demiştir: Kulun Rabbine yaklaşmasıönce ona imanla, sonra ihsanıyla olur. Rabbın kuluna yaklaşması dünyada kendisine irfan vermesiyle olur. Ahirette ise ondan hoşnutluğuyla meydana gelir. Bu ikisi arasında onun lutfunun ve nimetlerinin çeşitli şekilleri bulunmaktadır. Keşmiheni rivayetinde yerine kelimesi yer almaktadır. Bu cümle Allah'ın kulunu sevmesinin, kulun nafilelerle ona yaklaşmayı bırakmamasıyla olduğunu açıkça göstermektedir. Ancak daha önce geçtiği üzere farzların kendisiyle Allah'a yaklaşılan ibadetlerin en sevimlisi olması, sonra da muhabbeti doğurmaması problemli bir husus olarak görülmüştür. Buna şöyle cevap verilmiştir: Nafilelerden maksat farzların bitişiğinde olan, onları ihtiva eden ve tamamlayan ibadetler demektir. İbn Ebi Umame İbn Adem'in rivayeti bu anlayışı teyit etmektedir: Fakihani şöyle demiştir: Hadisin manası şudur: Kul farzları ifa edip, namaz, oruç ve başka ibadetler gibi nafileleri yerine getirmeye devam ettiğinde bunlar o kulu Allah'ın sevgisine ve muhabbetine götürür. İbn Hübeyre şöyle demiştir: fiilinden nafile leri n farzdan önce olamayacağı hükmü anlaşılmıştır. Çünkü nafilenin olarak isimlendirilmesi farz üzerine fazladan gelmesinden dolayıdır. Farz ifa edilmediğinde nafile hasıl olmaz. Farzı ifa eden kimse sonra üzerine nafile ilave ettiğinde ve bunu sürekli yaptığında kendisinde Allah'a yaklaşma iradesi tahakkuk eder. Öte yandan örf ve adete göre birine yaklaşma, genellikle hediye ve armağan gibi o kişi üzerine verilmesi vacip olan şeyler dışında bir şey vermekle olur. Böyle bir kimse vermekle yükümlü olduğu haracı ödeyen veya zimmetinde olan bir borcu ifa eden kimsenin aksinedir. Diğer taraftan farzları telafi etmek, nafilelerin getirilme amaçları arasında yer alır. Nitekim Müslim'in naklettiği sahih bir hadise göre Resulullah s.a.v. Allahu Teala'ın buyurmuştur.(Tirmizi, salat; Ebu Davud, Salat) Buradan anlaşılan nafilelerle Allah'a yaklaşan, farzları ihlal eden değil, onları ifa eden kimselerdir. Nitekim büyüklerden biri şöyle demiştir: Her kim farzları ifa ettiği için nafileleri işleyemezse mazurdur, ama nafilelerle meşgulolup, farzı ihmal eden aldanmıştır. Hattabi şöyle demiştir: Bütün bunlar, temsili anlatımdır. Manası; Allah'ın kulunu bu organlarla yapmaya başladığı amellerinde başarılı kılması ve kendi sevgisini ona kolay kılmasıdır. Allahu Teala bunu kulun organlarını koruyarak ve onu çirkin gördüğü şeylere düşmekten muhafaza ederek yapar. Kulun kulağıyla eğlenceyi dinlemesi, gözü ile Allah'ın yasak ettiği şeye bakması, dokunulmasını haram kıldığı şeyleri eliyle tutması ve ayağıyla batıla yürümesi, korunmanın söz konusu olduğu alanlardır. Davudi de bu görüşe meyletmiştir. Kelabazi'nin yaklaşımı da böyledir. Allahu Teala şunu söylemektedir: O kulumu korurum ve sadece beni sevenlerle birlikte münasebette bulunur. Çünkü kul Allah'ı sevdi mi onun hoş görmediği hususlarda tasarrufta bulunmak hoşuna gitmez. (Allahu Teala'ın nasılolup da kulun işiten kulağı ve gören gözü olduğu meselesinde ileri sürülen görüşlerden) yedincisini açıklarken Hattabi şöyle demiştir: Allahu Teala bununla kulun duasını hızlı bir şekilde kabul ettiğini ve talep ettiği şeyde kendisini başarılı kıldığını ifade etmektedir. Şöyle ki insanın çabalarının tamamı ancak burada sözü geçen organlarla yapılmaktadır. Bazıları şöyle demiştir: Bu anlam daha önce geçen hadisinden alınmadır. Böyle bir kulun bütün organları hakkın sayesinde hak için amel eder. Ebu Ümame'nin rivayet ettiği bir hadiste bu ifade şeklinde geçmektedir. Bu cümleden nafilelerden maksadın mendub olan tüm söz ve fiiller olduğu anlaşılmaktadır. Bazı kulların ve salih kimselerin dua ettikleri ve bunda ısrarlı oldukları ama buna rağmen dualarının kabul edilmediği ileri sürülerek burada anlaşılmaz bir nokta olduğu ifade edilmiştir. Buna verilecek cevap bir değil, bir çoktur. Bazen kulun talep ettiği şeyin bizatihi aynısı derhal gerçekleşir. Bazen talep edilen şey gerçekleşir, fakat bir hikmetten dolayı bu zaman alır. Bazen kulun duası kabul edilir, fakat talep ettiği şeyin bizatihi aynısı verilmeden kabul edilir. Çünkü talep edilen şeyde peşin bir masıahat olmaz, gerçekleşende peşin masıahat olur veya bu diğerine göre daha çok masıahat sağlar. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1- Bu hadisten namazın ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır. Zira Allah'ın kendisine yaklaşmaya çalışan kula sevgisi namazdan kaynaklanmaktadır. Sebebine gelince; namaz Allah'a yakar ma (münacat) ve yaklaşma mahallidir. Namazda kul ile Rabbi arasında bir vasıta yoktur. Kulun gözünü namazdan daha çok aydınlık kılacak bir şey yoktur. Bundan dolayı Enes'in naklettiği bir hadiste Hz. Nebi (s.av) şöyle demiştir: hadisi Nesaı ve başka muhaddisler nakletmişlerdir.(Nesai, işretu'n-Nisa) Kimin gözü ne de aydın oluyorsa kişi ondan ayrılmayı istemez ve ondan dışarı çıkmayı talep etmez. Çünkü onun mutluluğu bu şeydedir ve hayatı bununla amacına ulaşır. Kul bunları ancak çalışıp didinmeye iyi sabretmekle elde eder. Çünkü sülCık ehli, afetlerin ve gevşekliğin hedefidir. 2- Bu hadis üzerine vacip olanları ifa eden ve nafilelerle yaklaşmaya çalışan kimsenin duasının reddedilmeyeceğini ifade etmektedir. Çünkü bu doğru ve yeminle pekiştirilmiş olan vaadin gereğidir. Duanın hemen kabul edilmemesine verilecek cevap az önce geçmişti. 3- Kul en yüksek derecelere ulaşsa ve Allah'ın sevgili bir kulu haline gelse bile ondan talep etmeyi bir kenara bırakmaz. Çünkü talepte Allah'a boyun eğme ve kulluk izharı vardır. Bu konunun açıklaması Deavat Bölümünün baş taraflarında geçmişti. Alçak gönüllülüğe teşvik hususunda birçok sahih hadis gelmiştir. Fakat bunlardan Buhari'nin şartını taşıyan hiçbir hadis yoktur. Bundanolayı İmam Buhari yukarıda zikredilen iki hadise yer vererek diğerlerini zikretmeye ihtiyaç duymamıştır. Sözkonusu hadisIerden bazıIarı şunIardır: [yaz İbn Himar'ın nakline göre ResuIuIlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem (Müslim, Cennet; Ebu Davud, Edeb) demiştir. Bu hadisi Müslim, Ebu Davud ve başkaIarı nakIetmişIerdir. Ebu Hureyre'nin nakIine göre ResuIuIlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurmuştur. (Müslim,Birr; Tirmizi, Birr ve's-Sıla) Bu hadisi de Müslim ve Tirmizi nakIetmişIerdir. Ebu Said'in nakline göre ResuIuIlah s.a.v. buyurmuştur. Hadisi İbn Mace nakIetmiş, İbn Hibban sahih oIduğunu belirtmiştir.(İbn Mace, Zühd; İbn Hibban, Sahih, XII)
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ عُثْمَانَ، حَدَّثَنَا خَالِدُ بْنُ مَخْلَدٍ، حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ بِلاَلٍ، حَدَّثَنِي شَرِيكُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي نَمِرٍ، عَنْ عَطَاءٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " إِنَّ اللَّهَ قَالَ مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ، وَمَا تَقَرَّبَ إِلَىَّ عَبْدِي بِشَىْءٍ أَحَبَّ إِلَىَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ، وَمَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَىَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ، وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ، وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطُشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا، وَإِنْ سَأَلَنِي لأُعْطِيَنَّهُ، وَلَئِنِ اسْتَعَاذَنِي لأُعِيذَنَّهُ، وَمَا تَرَدَّدْتُ عَنْ شَىْءٍ أَنَا فَاعِلُهُ تَرَدُّدِي عَنْ نَفْسِ الْمُؤْمِنِ، يَكْرَهُ الْمَوْتَ وَأَنَا أَكْرَهُ مَسَاءَتَهُ ".
SehI'in nakline göre ResuIuIlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem iki parmağını uzatıp, işaret ederek "Kıyamet günü ile ben şu ikisi gibi gönderildim" buyurmuştur
حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ أَبِي مَرْيَمَ، حَدَّثَنَا أَبُو غَسَّانَ، حَدَّثَنَا أَبُو حَازِمٍ، عَنْ سَهْلٍ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةَ هَكَذَا ". وَيُشِيرُ بِإِصْبَعَيْهِ فَيَمُدُّ بِهِمَا.
Enes r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Kıyamet günü ile ben şu ikisi gibi gönderildim" buyurmuştur
حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ ـ هُوَ الْجُعْفِيُّ ـ حَدَّثَنَا وَهْبُ بْنُ جَرِيرٍ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ قَتَادَةَ، وَأَبِي التَّيَّاحِ، عَنْ أَنَسٍ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةَ كَهَاتَيْنِ ".
Ebu Hureyre'nin nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem iki parmağını kastederek "Ben ve kıyamet şu ikisi gibi (birbirine yakın olarak) gönderildik" buyurmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: Hadisin Arapça metninde geçen "es-sa'a" burada kıyamet günü anlamındadır. "Resulullah s.a.v. iki parmağını uzatıp, işaret ederek." Süfyan'ın rivayetinde "İşaret parmağıyla orta parmağını birbirine bitiştirdi" ifadesi yer almaktadır. Taberi'nin nakline göre Cabir İbn Semura işaret parmağı ile onun yanındakine işaret ederek "Sanki Nebi'in iki parmağına hala bakıyor gibiyim" demiştir. Nebi "Ben ve kıyamet şunun şuna yakınlığı gibi yakın gönderildik" buyurmuştur. Yine Cabir'den gelen bir rivayete göre Nebi "İşaret parmağıyla orta parmağını birbirine bitiştirmiştir." Arapçada "sebbabe" kelimesinden maksat baş parmakla orta parmak arasındaki işaret parmağıdır. Müsebbihadan maksat budur. İşaret parmağına "müsebbiha" denilmesi, tesbih esnasında onunla işaret edilmesi ve teşehhüdde tevhide işaret olsun diye kelime-i tehlili (La ilahe illailah) telaffuz ederken bu parmak oynatılmasındandır. Kurtubi el-Müfhim'de şöyle demiştir: Hadisten ortaya çıkan sonuç, kıyametin yaklaşması ile onun gelişinin hızlı olmasının birbirine yakın olduğudur
حَدَّثَنِي يَحْيَى بْنُ يُوسُفَ، أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ، عَنْ أَبِي حَصِينٍ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةَ كَهَاتَيْنِ ". يَعْنِي إِصْبَعَيْنِ. تَابَعَهُ إِسْرَائِيلُ عَنْ أَبِي حَصِينٍ.
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Güneş batıdan doğuncaya kadar kıyamet kopmaz." Güneş batıdan doğduğu zaman insanların hepsi onu görürler de toptan iman ederler. İşte bu "Rabbinin bazı alametleri geldiği gün önceden inanmış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz"(En'am 158) diye haber verdiği zamandır. Muhakkak ki kıyamet şüphesiz kopacaktır; Öyle bir halde ki alım satım için satıcı ile müşteri aralarında kumaşlarını yaymış olacaklar da alım satım yapamadan ve kumaşlarını da düremeden ansızın kopacaktır. Yine muhakkak kıyamet kopacaktır. Şöyle ki kişi sağımlı devesinin sütünü sağıp getirdiği halde onu tadıp içemeden ansızın kopacaktır. Yine kıyamet şüphesiz kopacaktır. Öyle bir halde ki kişi su havuzunu sıuayıp, tamir edecekfakat kıyamet ansızın kopacak da havuzun suyunu kullanmak nasip olmayacaktır. Kıyamet muhakkak kopacak; Öyle bir çabukluktaki sizden herhangi birisi yemek yerken lokmasını ağzına kaldıracak, fakat kıyamet ansızın kopacak da o lokmayı yiyemeyecektir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz." Taberi şöyle demiştir: Ayetin manası; güneş batıdan doğmadan önce iman etmemiş olan kafire doğduktan sonraki imanı fayda sağlamaz. Güneş batıdan doğmadan önce salih amel işlememiş olan mu'mine güneş doğduktan sonra salih ameli fayda vermez. Çünkü o esnadaki imanın ve salih amelin durumu canın boğaza geldiği esnadaki iman ve amelin hükmü gibidir. Şöyle ki bu iman ve amel hiçbir fayda sağlamaz. Nitekim Allahu Teala "Fakat azabımızı gördükleri zaman imanlan kendilerine bir fayda vermeyecektir"(Mu'min 85) buyurmaktadır. Bir sahih hadiste de "Kulun tövbesi canı boğazına gelmedikçe kabulolunur" denilmektedir.(İbn Mace, Zühd; Hakim, Müstedrek, ıV, 287) İbn Atıyye şöyle demiştir: Bu hadis, "yevme ye'ti ba'du ayati Rabbike = Rabbinin bazı alametleri geldiği gün" ayetindeki "ba'du" kelimesinden maksadın güneşin batıdan doğması olduğuna delildir. Çoğunluk bu görüşü benimsemiştir. Kadİ iyad şöyle der: Ayetin manası bundan sonra yapılacak tövbe herhangi bir fayda sağlamaz. Aksine herkesin ameline o durumla mühür vurulur, demektir. Bunun hikmeti şudur: Güneşin batıdan doğması alemin değişikliğe başlamasıyla kıyametin kopmasının ilk başladığı andır. Bu görüldüğünde zaruri (zorunlu) iman hasıl olur ve gayba iman ortadan kalkar. Bu, tıpkı canın boğaza geldiği andaki imana benzer. Bu esnadaki iman da fayda sağlamaz. Güneşin batıdan doğduğunu görmek de canın boğaza gelmesi gibidir. İbnü'l-Müneyyir, el-İntisaf isimli eserde buna şöyle cevap vermiştir: [Not aşağıda] Belagat ilminde bu üsluba "lef" denilir. Ayetin aslı şöyledir: Rabbinin bazı alametleri geldiği gün bundan önce mu'min olmamış hiç kimseye (bundan sonraki) imanı ve bundan önce hayır kazanmamış kimseye de hayn fayda vermez. Burada iki cümle birbiriyle lef edilmiş ve icaz olsun diye bir tek cümle haline getirilmiştir. Bu açıklamayla ayetin ehl-i hakkın (ehl-i sünnetin) mezhebi ile çelişmediği ortaya çıkmaktadır. Netice olarak alametlerin ortaya çıkmasından önceki iman, -ebediliği kazanmaya vesile olsa bile- bundan sonraki hayır işleme, herhangi bir fayda sağlamaz. Ayet Zemahşerı'nin mezhebine (Mu'tezile) delaletten ziyade, onu redde daha uygundur. İbnü'l-Hacib, Emailsinde şöyle der: Alamet gelmeden önce iman etmek bundan başka salih amel olmasa bile fayda verir. Ayetin manası şöyledir: Alametten önce iman yoksa veya iman olduğu halde amel yoksa o kişiye bundan sonraki imanı ve salih ameli fayda sağlamaz. Allahu Teala bunlar bilindiği için ifadeyi muhtasar Ç)larak kullanmıştır. Tıybı bu konuda imamların görüşlerini naklettikten sonra şöyle der: Esas alınması uygun olan İbnü'I-Müneyyir ve İbnü'I-Hacib'in görüşleridir. Buna göre mana şöyledir: Rabbinin bazı alametleri geldiği gün bundan. önce iman etmemiş olan kimseye bundan sonraki imanı fayda vermediği gibi, bu imanı ile alametten sonra yapacağı salih amelin benzeri daha önce salih amel işlemeyen nefse de imanı fayda sağlamaz. İbnü'l-Hacib şöyle devam eder: Bu açıklama ile ehl-i sünnetin görüşü ortaya çıkmaktadır. Netice olarak alametlerin ortaya çıkmasından sonra kazanılacak olan hayır fayda vermez. Çünkü bundan sonra tövbe kapısı kapanmış, amel defterleri ve hafaza melekleri kaldırılmıştır. Alametıerin zuhur etmesinden önceki iman ise genelolarak sahibine fayda verir. "Yülıtu havdahu = su havuzunu sıvayıp,tamir ediyor." Bu kelimenin aslı "elata havdahu" şeklindedir. Manası taş topladı ve onları havuz gibi yaptı. Sonra içinde suyun tutulması için taşların aralarındaki boşlukları çamur ve benzeri bir şeyle kapatıp sıvadı demektir. Fiilin aslı budur. Bazen havuzda çatlaklar oluşur ve kişi içine su doldurmadan o çatlakları çamurla sıvar. Bütün bunlar Allahu Teala'ın "Ui te'tfkum illa bağteten = o size ansızın gelecektir"(A'raf 187) ayetinde olduğu gibi kıyametin ansızın kopacağına işaret etmektedir . [Not:] Eser öyle ihtisar edilmiş ki neye cevap verildiği ancak orjinaline bakıldığında anlaşılmaktadır. Mu'tezile'ye göre el-En'am 158 ayetine göre kıyamet alametlerinden önce iman etmemiş ve salih amel işlememiş kimselere, bundan sonraki imanları fayda vermeyecektir"Bu açıdan alametlerden önce sadece iman etmiş kimseye -salih ameli yoksa- o imanı fayda vermeyecektir. Mu'tezile'ye göre iman ve salih amel birbirinden ayrılmaz. Ehl-i sünnetin cevabı yukarıda metinde özet olarak yer almaktadır
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، حَدَّثَنَا أَبُو الزِّنَادِ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، رضى الله عنه أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا، فَإِذَا طَلَعَتْ فَرَآهَا النَّاسُ آمَنُوا أَجْمَعُونَ، فَذَلِكَ حِينَ لاَ يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا، لَمْ تَكُنْ آمَنَتْ مِنْ قَبْلُ، أَوْ كَسَبَتْ فِي إِيمَانِهَا خَيْرًا، وَلَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَقَدْ نَشَرَ الرَّجُلاَنِ ثَوْبَهُمَا بَيْنَهُمَا فَلاَ يَتَبَايَعَانِهِ وَلاَ يَطْوِيَانِهِ، وَلَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَقَدِ انْصَرَفَ الرَّجُلُ بِلَبَنِ لِقْحَتِهِ فَلاَ يَطْعَمُهُ، وَلَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَهْوَ يَلِيطُ حَوْضَهُ فَلاَ يَسْقِي فِيهِ، وَلَتَقُومَنَّ السَّاعَةُ وَقَدْ رَفَعَ أُكْلَتَهُ إِلَى فِيهِ فَلاَ يَطْعَمُهَا ".
Ubaıde İbn es-Samit'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Her kim Allah'a kavuşmayı arzu eder severse Allah da ona kavuşmayı sever. Her kim de Allah'a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz." Aişe -veya Nebi'in eşlerinden bir başkası- "(Ya Resulallah!) Bizler ölmekten elbette hoşlanmayız!" dediler. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara "Konu bu değildir. Fakat şöyledir: mu'mine ölüm hali gelince, Allah'ın o kuldan hoşnutluğu onun ikram ve ihsanı ile müjdelenir. Bu müjde üzerine artık mu'mine (ölüm gibi) kendisini karşılayacak hallerden daha sevimli bir şey olamaz. O anda mu'min Allah'a kavuşmayı arzu edip ister, Allah da mu'min kuluna kavuşmayı sever. Fakat kafir öyle değildir. Ona ölüm hali geldiğinde Allah'ın azabı ve ukubeti müjdelenir. O anda kafire önündeki ölüm gibi hallerden daha çirkin bir hal olamaz. Bu suretle kafir Allah'a kavuşmaktan hoşlanmaz, Allah da ona kavuşmayı çirkingörür
حَدَّثَنَا حَجَّاجٌ، حَدَّثَنَا هَمَّامٌ، حَدَّثَنَا قَتَادَةُ، عَنْ أَنَسٍ، عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مَنْ أَحَبَّ لِقَاءَ اللَّهِ أَحَبَّ اللَّهُ لِقَاءَهُ، وَمَنْ كَرِهَ لِقَاءَ اللَّهِ كَرِهَ اللَّهُ لِقَاءَهُ ". قَالَتْ عَائِشَةُ أَوْ بَعْضُ أَزْوَاجِهِ إِنَّا لَنَكْرَهُ الْمَوْتَ. قَالَ " لَيْسَ ذَاكَ، وَلَكِنَّ الْمُؤْمِنَ إِذَا حَضَرَهُ الْمَوْتُ بُشِّرَ بِرِضْوَانِ اللَّهِ وَكَرَامَتِهِ، فَلَيْسَ شَىْءٌ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا أَمَامَهُ، فَأَحَبَّ لِقَاءَ اللَّهِ وَأَحَبَّ اللَّهُ لِقَاءَهُ، وَإِنَّ الْكَافِرَ إِذَا حُضِرَ بُشِّرَ بِعَذَابِ اللَّهِ وَعُقُوبَتِهِ، فَلَيْسَ شَىْءٌ أَكْرَهَ إِلَيْهِ مِمَّا أَمَامَهُ، كَرِهَ لِقَاءَ اللَّهِ وَكَرِهَ اللَّهُ لِقَاءَهُ ". اخْتَصَرَهُ أَبُو دَاوُدَ وَعَمْرٌو عَنْ شُعْبَةَ. وَقَالَ سَعِيدٌ عَنْ قَتَادَةَ عَنْ زُرَارَةَ عَنْ سَعْدٍ عَنْ عَائِشَةَ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم.
Ebu Musa'nın nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Her kim Allah'a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever. Her kim de Allah'a kavuşmayı sevmezse, Allah da onunla buluşmayı istemez" buyurmuştur
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ الْعَلاَءِ، حَدَّثَنَا أَبُو أُسَامَةَ، عَنْ بُرَيْدٍ، عَنْ أَبِي بُرْدَةَ، عَنْ أَبِي مُوسَى، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مَنْ أَحَبَّ لِقَاءَ اللَّهِ أَحَبَّ اللَّهُ لِقَاءَهُ، وَمَنْ كَرِهَ لِقَاءَ اللَّهِ كَرِهَ اللَّهُ لِقَاءَهُ ".
Nebi s.a.v.'in eşi Hz. Aişe şöyle anlatmıştır: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sağlığı yerinde iken "Hiçbir Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ruhu, cennetteki durağını görmedikçe kabzolunmaz. Sonra (ölmekle hayatta kalmak arasında) muhayyer kılınır." buyurup dururdu. Hastalanıp, ruhu kabzolunma zamanı gelince, başı benim dizimin üstünde bulunduğu bir sırada: kendisine bir süre baygınlık geldi. Sonra ayılınca gözünü tavana doğru dikti, sonra "Ya Allah en yüksek refiki isterim" diye dua etti. Bunun üzerine ben "Artık Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şimdi bizleri tercih etmiyor" dedim ve bildim ki Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bu duası sıhhatlı zamanında bize söyleyegeldiği haber(in kendisinde tecellisi)dir. Aişe r.anha Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in konuştuğu en son kelime işte bu "Allahumme errefika'l-a'la= Allah'ım! En yüksek refiki isterim" duası oldu demiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Allah'a Kavuşmayı Arzu Eden Kimseye Allah'ın da Kavuşmayı Sevmesi." Alimler şöyle demişlerdir: Allah'ın kulunu sevmesi, onun için hayır irade etmesi, kendisine hidayette bulunması, in'am etmesi, sevmemesi ise bunun tam zıttını yapması demektir. "Artık mu'mine (ölüm gibi)" kendisini karşılayacak "hallerden daha sevimli bir şeyolamaz." Yani öldükten sonra kendisini karşılayacak hallerden daha sevimlisi olamaz. İbnü'I-Esir en-Nihaye'de şöyle der: Burada "Allah'a kavuşmak" tabirinden maksat, ahiret yurduna gitmek, Allah'ın katında olanları talep etmek demektir. Yoksa bundan maksat ölüm değildir. Çünkü hiç kimse ölümden hoşlanmaz. Dünyayı terk eden ve ondan hoşlanmayan kimse Allah'a kavuşmayı sever. Dünyayı tercih edip, ona meyleden kimse Allah'a kavuşmaktan hoşlanmaz. Çünkü kendisi Allah'a ölümle ulaşır. "Allah'a kavuşma" deyimini ölümün dışında bir anlayışlatevil meselesinde İbnü'l-Esır'i İmam Ebu Ubeyd el-Kasım İbn Sellam geçmiş ve şöyle demiştir: Bence bunun açıklaması ölümden hoşlanmamak ve onun şiddeti değildir. Zira bu duygudan uzak olan hiç kimse hemen hemen yoktur. Fakat asıl kınanmış olanı dünyayı tercih etmek, ona meyletmek, Allah'a ve ahiret yurduna gitmekten hoşlanmamaktır. İbnü'l-Esır şöyle der: Bu anlayışı ortaya koyan şeylerden biri Allahu Teala'ın dünya hayatını seven topluluğu şu şekilde ayıplamasıdır: "Huzurumuza çıkacaklannı beklemeyenler, dünya hayatına razı olup, onunla rahat bulanlar ve ayetlerimizden gafil olanlar yok mu? İşte onlann kazanmakta olduklan (günahlar) yüzünden varacaklan yer ateştir!"(Yunus 7, 8) İmam en-Nevevı şöyle demiştir: Hadisin manası şudur: Şer'an geçerli sayılan sevgi ve hoşlanmama tövbenin kabul edilmediği durum olan canın çıktığı andır. Zira o esnada canını veren kimse için gerçek ortaya çıkar ve gittiği yer gözünün önünde belirir. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1 - Kötü insanlar çok olsa bile söze taşıdıkları şereften dolayı iyilerle başlanır. 2- Verilecek karşılık, yapılan amelin cinsinden olur. Zira Allahu Teala sevgiye sevgiyle, hoşlanmamaya hoşlanmama ile karşılık vermektedir. 3- mu'minler ahirette Rablerini göreceklerdir. Ancak bu tartışılır. Zira "Allah'a kavuşmak" onu görmekten daha geneldir. 4- Bağışlanan kişinin üzerinde sevinç alametleri belirdiğinde bu onun hayırla müjdelendiğinde, aksi durumun bunun aksine delildir. 5- Allah'a kavuşma sevgisi ölümü temenni etme yasaklığına dahil değildir. Çünkü o ölümü temenni etmemekle birlikte mümkündür. Şöyle ki; Allah'a kavuşma sevgisi mevcuttur ve kişinin bu durumdaki hali ölümün gelmesi veya geç gelmesiyle farklı olmaz. Ölümü temenni etme yasağı, hayatın devam etmesi durumunda geçerlidir diye yorumlanmıştır. Can çekişme ve gideceği yeri görme durumunda Allah'a kavuşma sevgisi sözkonusu yasaklığa dahil olmaz. Tam tersine bu müstehab olur. 6- Sağlıklı iken ölümden hoşlanmamanın ayrıntısı vardır. Ölümden sonraki ahiret nimetine yaşamayı tercih ettiği için ölmekten hoşlanmayan kimse kınanmıştır. 7 - Bir kimse hesaba çekilmesine yol açacak diye ölümden hoşlanmıyorsa, amelinde kusurlu olup, sorumluluktan kurtularak ve Allah'ın emrini gerektiği gibi yerine getirerek hazırlık yapmak suretiyle ölüme hazırlanmamışsa bu kimse mazurdur. Fakat kendisinde bu kusurları bulan kimsenin derhal hazırlığa başlaması en uygunudur. Böyle bir kimseye ölüm gelip çattığında ondan nefret etmez. Aksine ölümden sonra Allah'a kavuşmayı umduğu için onu sever. 8- Allahu Teala'ı bu dünyada canlı olan hiçbir şahıs göremez. Bu mu'minler için öldükten sonra gerçekleşecektir
حَدَّثَنِي يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ عُقَيْلٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَخْبَرَنِي سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ، وَعُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ، فِي رِجَالٍ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ أَنَّ عَائِشَةَ زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَتْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ وَهْوَ صَحِيحٌ " إِنَّهُ لَمْ يُقْبَضْ نَبِيٌّ قَطُّ حَتَّى يَرَى مَقْعَدَهُ مِنَ الْجَنَّةِ ثُمَّ يُخَيَّرُ ". فَلَمَّا نَزَلَ بِهِ، وَرَأْسُهُ عَلَى فَخِذِي، غُشِيَ عَلَيْهِ سَاعَةً، ثُمَّ أَفَاقَ، فَأَشْخَصَ بَصَرَهُ إِلَى السَّقْفِ ثُمَّ قَالَ " اللَّهُمَّ الرَّفِيقَ الأَعْلَى ". قُلْتُ إِذًا لاَ يَخْتَارُنَا، وَعَرَفْتُ أَنَّهُ الْحَدِيثُ الَّذِي كَانَ يُحَدِّثُنَا بِهِ ـ قَالَتْ ـ فَكَانَتْ تِلْكَ آخِرَ كَلِمَةٍ تَكَلَّمَ بِهَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم قَوْلُهُ " اللَّهُمَّ الرَّفِيقَ الأَعْلَى ".
Aişe r.anha şöyle anlatmıştır: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ölüm hastalığı boyunca önünde deriden veya ağaçtan içi su dolu bir kap dururdu. -Tereddütlü ifadeyi ravi Ömer b. Said kullanmaktadır.- Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ellerini suyun içine sokmaya ve (ıslak elleri ile) yüzünü mesh etmeye başlar ve "La ilahe illailah ölümün birçok sekeratı vardır" derdi. Sonra elini kaldırdı ve ruhu alınıncaya kadar "Ya Allah! Beni en yüksek refik camiasında kıl!" diye dua etmeye başladı ve bu duayla Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in mübarek eli (yana) düştü
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ عُبَيْدِ بْنِ مَيْمُونٍ، حَدَّثَنَا عِيسَى بْنُ يُونُسَ، عَنْ عُمَرَ بْنِ سَعِيدٍ، قَالَ أَخْبَرَنِي ابْنُ أَبِي مُلَيْكَةَ، أَنَّ أَبَا عَمْرٍو، ذَكْوَانَ مَوْلَى عَائِشَةَ أَخْبَرَهُ أَنَّ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ كَانَتْ تَقُولُ إِنَّ رَسُولَ اللَّهَ صلى الله عليه وسلم كَانَ بَيْنَ يَدَيْهِ رَكْوَةٌ ـ أَوْ عُلْبَةٌ فِيهَا مَاءٌ، يَشُكُّ عُمَرُ ـ فَجَعَلَ يُدْخِلُ يَدَيْهِ فِي الْمَاءِ، فَيَمْسَحُ بِهِمَا وَجْهَهُ وَيَقُولُ " لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ، إِنَّ لِلْمَوْتِ سَكَرَاتٍ ". ثُمَّ نَصَبَ يَدَهُ فَجَعَلَ يَقُولُ " فِي الرَّفِيقِ الأَعْلَى ". حَتَّى قُبِضَ وَمَالَتْ يَدُهُ. قَالَ أَبُو عَبْد اللَّهِ الْعُلْبَةُ مِنْ الْخَشَبِ وَالرَّكْوَةُ مِنْ الْأَدَمِ
Aişe r.anha şöyle demiştir: Çöl bedevilerinden kaba ve cahil birtakım adamlar vardı. Bunlar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelirler ve: "Kıyamet ne zaman kopacak?" diye sorarlardı. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem de bunların en küçük yaşlısına bakar ve "Şu genç yaşarsa buna ihtiyarlık erişmeden sizin başınıza kıyametiniz kopar (hepiniz ölürsünüz)" buyururdu. Hişam b. Urve, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Kıyametiniz kopar" sözüyle onların öleceklerini kastediyordu, demiştir
حَدَّثَنِي صَدَقَةُ، أَخْبَرَنَا عَبْدَةُ، عَنْ هِشَامٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الأَعْرَابِ جُفَاةً يَأْتُونَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَيَسْأَلُونَهُ مَتَى السَّاعَةُ، فَكَانَ يَنْظُرُ إِلَى أَصْغَرِهِمْ فَيَقُولُ " إِنْ يَعِشْ هَذَا لاَ يُدْرِكْهُ الْهَرَمُ حَتَّى تَقُومَ عَلَيْكُمْ سَاعَتُكُمْ ". قَالَ هِشَامٌ يَعْنِي مَوْتَهُمْ.
Ebu Katade b. Rib'i el-Ensari'nin nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanından bir cenaze geçirilmişti. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Kendisi rahatlayan veya kendisinden kurtulunmuş alandır" dedi. Sahabiler "Ya Resulallah! Rahatlayan veya kendisinden rahatlanan nedir?" diye sordular. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle cevap verdi: "Mu'min olan kul, dünyanın yorgunluklarından ve ezalarından aziz olan Allah'ın rahmetine gidip istirahat eder. Facir olan kul'a gelince, onlar da diğer kul/ar, şehirler, ağaçlar ve hayvanlar kurtulup istirahat ederler!" buyurdu
حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، قَالَ حَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ حَلْحَلَةَ، عَنْ مَعْبَدِ بْنِ كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي قَتَادَةَ بْنِ رِبْعِيٍّ الأَنْصَارِيِّ، أَنَّهُ كَانَ يُحَدِّثُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مُرَّ عَلَيْهِ بِجِنَازَةٍ فَقَالَ " مُسْتَرِيحٌ، وَمُسْتَرَاحٌ مِنْهُ ". قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الْمُسْتَرِيحُ وَالْمُسْتَرَاحُ مِنْهُ قَالَ " الْعَبْدُ الْمُؤْمِنُ يَسْتَرِيحُ مِنْ نَصَبِ الدُّنْيَا وَأَذَاهَا إِلَى رَحْمَةِ اللَّهِ، وَالْعَبْدُ الْفَاجِرُ يَسْتَرِيحُ مِنْهُ الْعِبَادُ وَالْبِلاَدُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ ".
Ebu Katade'nin nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in önünden bir cenaze geçti. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, "(Ölmekle) istirahat eden ve kendisinden istirahat edilendir. Mu'min (dünya yorgunluğundan) istirahat eder" dedi
حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ عَبْدِ رَبِّهِ بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ حَلْحَلَةَ، حَدَّثَنِي ابْنُ كَعْبٍ، عَنْ أَبِي قَتَادَةَ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مُسْتَرِيحٌ، وَمُسْتَرَاحٌ مِنْهُ، الْمُؤْمِنُ يَسْتَرِيحُ ".
Enes b. Malik'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Ölüyü üç şey takip edip kabre kadar gider ve ikisi tekrar geri döner. Biri onunla birlikte kalır: Ölüyü ailesi, malı ve ameli takip eder. Neticede ailesi ve malı geriye döner, kendisiyle beraber sadece ameli kalır
حَدَّثَنَا الْحُمَيْدِيُّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي بَكْرِ بْنِ عَمْرِو بْنِ حَزْمٍ، سَمِعَ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ، يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهُ صلى الله عليه وسلم " يَتْبَعُ الْمَيِّتَ ثَلاَثَةٌ، فَيَرْجِعُ اثْنَانِ وَيَبْقَى مَعَهُ وَاحِدٌ، يَتْبَعُهُ أَهْلُهُ وَمَالُهُ وَعَمَلُهُ، فَيَرْجِعُ أَهْلُهُ وَمَالُهُ، وَيَبْقَى عَمَلُهُ ".
İbn Ömer'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz vefat ettiği zaman sabah akşam ona oturacağı yer arz olunup, gösterilir. Ateşten olan ve cennetten olan oturağı gösterilir de ona ta diriltileceği vakte kadar 'İşte burası senin durağındır!- denilir
حَدَّثَنَا أَبُو النُّعْمَانِ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ، عَنْ أَيُّوبَ، عَنْ نَافِعٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " إِذَا مَاتَ أَحَدُكُمْ عُرِضَ عَلَيْهِ مَقْعَدُهُ غُدْوَةً وَعَشِيًّا، إِمَّا النَّارُ وَإِمَّا الْجَنَّةُ، فَيُقَالُ هَذَا مَقْعَدُكَ حَتَّى تُبْعَثَ إِلَيْهِ".
Aişe r.anha'nın nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Ölülere sövmeyİniz. Çünkü onlar önden göndermiş oldukları amellerin karşılıklarına ulaşmışlardır" buyurmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Ölüm sekeratı", "sekerat" "sekra" kelimesinin çoğuludur. Rağıb ve başkaları şöyle demişlerdir: Sekr, kişi ile aklı arasına engelolan durumdur. Kelime daha çok sarhoşluk verici şeyleri içmede kullanılır. Bu kelime öfke, aşk, elem, uyuma, elemden kaynaklanan kendinden geçme durumlarında da kullanılır. Burada kastedilen bu son durumdur. Hadis-i şerif ölüm şiddetinin insanın mertebesinde eksiklik olduğunu göstermediğini ifade etmektedir. Tam tersine bu durum mümin için ya güzel amellerini arttırma veya yaptığı kötü fiilleri örtme amaçlıdır. Bu açıklamadan yukarıdaki hadislerin atılan başlıkla olan ilişkisi ortaya çıkmaktadır. "Sizin başınıza kıyametiniz kopar." Enes'in radıyallahu anh rivayet ettiği bir hadiste ise "kıyamet kopuncaya kadar" denilmektedir. Kadı Iyaz şöyle der: Hz. Aişe'nin naklettiği bu hadis Enes'in hadisini tefsir etmekte ve maksadın hitaba muhatap olanların kıyameti olduğunu belirtmektedir. Bu cümle Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in "Sizin şu içinde bulunduğunuz gece var ya! Bundan tam yüz sene sonra şu anda bu gecede bulunanlardan hiçbir kimse, yeryüzünde (hayatta) kalmayacaktır" ifadesine benzemektedir. Bu hadisin açıklaması İlim Bölümünde geçmişti. Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in demek istediği, o nesiin o andan yüz sene sonra yok olacağı ve kendi zamanında yaşayanların hiçbirinin konuşmanın üzerinden yüz sene geçtikten sonra hayatta olmayacağıdır. Nitekim gerçek aynen Nebi s.a.v.'in haber verdiği gibi çıkmıştır. Zira Hz. Nebii görenlerden hayatta kalan en son kişi, Müslim ve başkalarının kesin olarak belirttikleri üzere Ebü't-Tufeyl Amir b. Vasile olmuştur. Ebü't-Tufeyl'in vefatı hicrı 110 yılına tesadüf eder. Bu tarih, Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yaptığı o konuşmadan tam yüz sene sonraki tarihtir. Kirmani şöyle demiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in verdiği bu cevap üslubu hakimdir. Yani Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara şöyle demiş olmaktadır: Büyük kıyametin ne zaman kopacağını sormayı bırakın. Çünkü bunu Allah'tan başka bilen yoktur. Siz asıl• içinde yaşadığınız asrın yok olacağı vakti sorun. Bu sizin için daha uygun bir sorudur. Zira bu tarihi bilmeniz sizleri vakti geçmeden salih ameli bırakmamaya sevkeder. Çünkü hiçbiriniz diğerini geçecek kişinin kim olduğunu bilmiyorsunuz. "Min nasabi'd-dünya ve ezaha = Dünyanın yorgunluklarından ve eza larından." Hadiste geçen "en-nasab" yorgunluk demektir. "en-Nasab" ve "et-taab" vezin vemana itibariyle aynıdır. İbnü't-Tıyn şöyle der: Hadiste yer alan "el-mümin" kelimesi ile özellikle takva sahibi müminin kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi her çeşit müminin kastedilmiş olması da muhtemeldir. "el-Facir" kelimesi ile de katirin kastedilme ihtimali olduğu gibi her türlü asinin buna dahil olma ihtimali de söz konusudur. Davudi şöyle der: "Kulların istirahatı" o kimsenin yapmış olduğu münkerden dolayıdır. Şayet kendisine tepki gösterecek olurlarsa onlara eziyet eder, tepkiyi bir tarafa bırakacak olurlarsa günaha girerler. "Şehirlerin istirahatı" o kişinin işlediği masiyetlerden kaynaklanır. Zira bu tavır kuraklık sebeplerindendir. Dolayısıyla yapılan hareket ekin ve neslin helak olması sonucunu doğurur. "(Ölmekle) istirahat eden ve kendisinden istirahat edilendir. Mümin dünya yorgunluğundan istirahat eder." Bir Uyarı: Bu hadisin yukarıdaki başlıkla ilişkisi şu açıdandır: Ölü için iki durumdan birisi sözkonusudur: Ölü ya rahatlayandır ya da kendisinden kurtulunmuş olandır. Bunlardan her biri için ölüm anında sıkıntılı bir durum veya hafif bir hal sözkonusu olabilir. Bunların birincisi sekeratu'l-mevti oluşturandır. Bunun o kişinin takvası veya günahkarlığı ile alakası yoktur. Aksine kişi takva ehli birisi ise sevabı daha da artar. Aksi takdirde o miktarca günahları bağışlanır. Öte yandan aynı kişi kendi sonunda olan dünyanın eziyetinden rahata kavuşur. Bu anlayışı birinci hadisteki Hz. Aişe'nin ifadesi de teyit etmektedir. Ömer b. Abdulaziz şöyle demiştir: Ölüm sarhoşluğunun (sekeratu'l-mevt) bana kolay geçmesini istemem. Çünkü bu durum, bir mu'minin günahının bağışlanacağı son andır. Bununla birlikte müminin karşılaşacağı müjde kendisiyle karşılaştıkları için meleklerin sevinç duyması ve ona refakat etmeleri, Rabbine kavuşma sebebiyle du ya cağı ferahlık ölüm eleminden başına gelen her şeyi kolay hale getirir. Hatta kişi bunlardan hiçbir şey duymuyormuş hale gelir. "Ölüyü ailesi, malı ve ame/i takip eder." Genellikle olan budur. Nice ölü vardır ki kendisini sadece ameli takip eder. Ehlinden cenazesini takip edenlerden maksat arkadaşları ve Arapların adeti üzere hayvanlarıdır. Ona üzüntü duyma durumu geçince aile fertleri definden sonra ister ikamet etsinler, isterse etmesinler geri dönerler. Kişinin amelinin baki kalması, amelin onunla birlikte kabre girmesi demektir. "Sizden biriniz vefat ettiği zaman sabah akşam ona oturacağı yer arz olunup gösterilir." Bu gösteri, gerçekte ruha ve açıklaması daha önce geçtiği üzere onun bedene nimetin veya azabın idrakini mümkün kılan bitişme ile bitiştiği yeredir. Kurtubi bu konuda iki ihtimalden söz eder: Sözkonusu gösteri sadece ruha mıdır Yoksa hem ruha ve hem de bedenin bir kl5mına mıdır? İbn Battal'ın nakline göre kendi memleketinden birisi şöyle demiştir: Burada sözkonusu gösteriden maksat, bu sizin Allah katında amellerinizin karşılığmın verileceği yerdir demektir. Tekrarla onların bunu hatırlamaları kastediimiştir. Delilolarak cesetlerin fani olduğu ve fani olan bir şeye sunum yapmanın mümkün olmadığı ileri sürülmüş ve şöyle denilmiştir: Buradan anlaşılıyor ki kıyamete kadar devam edecek olan sunum, ancak özellikle ruhlara karşı olacaktır. Sözkonusu sunumu "haber verme" şeklinde yorumlama, hadisin zahirinden bunu gerektiren bir şey yokken dönmek anlamına gelir. Dönme ancak ifadenin zahirinden insanı çeviren bir gerekçe olduğunda geçerlidir denilerek bu görüş tenkit edilmiştir. Bizim kanaatimiz ise şudur: Hadisi zahiri manaya yorumlamayı haberin mümin ve kafir hakkında genelolarak varid olması teyit etmektedir. Bu ruha mahsus bir durum olsaydı bu durumda şehir için büyük bir fayda hasıl olmazdı. Çünkü onun ruhu sahih hadislerde ifade edildiği üzere kesinlikle nimetlenmektedir. Kafirin ruhu da aynı şekilde kesin olarak cehennemde azap görmektedir. Hadis bedenle ilişkisi olan ruha sunum şeklinde yorumlandığında bunun faydası hem şehit ve hem de kafir hakkında ortaya çıkar
حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ الْجَعْدِ، أَخْبَرَنَا شُعْبَةُ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ مُجَاهِدٍ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " لاَ تَسُبُّوا الأَمْوَاتَ، فَإِنَّهُمْ قَدْ أَفْضَوْا إِلَى مَا قَدَّمُوا ".
Ebu Hureyre r.a. şöyle anlatmıştır: Biri Müslümanlardan, biri de Yahudilerden olan iki adam birbiriyle sövüştü. Müslüman yahudiye "Muhammed'i alemler üzerine seçip tercih eden Allah'a yemin ederim ki!" dedi. Yahudi de Müslümana hitaben: "Musa'yı alemler üzerine seçip tercih eden Allah'a yemin ederim ki!" dedi. Ebu Hureyre dedi ki: Yahudi bu yemini yaptığı sırada Müslüman öfkelendi ve yahudinin yüzüne bir tokat attı. Bunun üzerine Yahudi, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına gitti ve Müslümanla arasında geçen şeyleri Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e haber verdi. Bunun üzerineNebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Beni Musa üzerine daha hayırlı kılmayınız! Çünkü insanlar kıyamet gününde hep çarpılıp bayılacaklardır. (Onlarla birlikte ben de çarpılıp bayılırım.) Fakat ben ilk ayılan kimseler için olurum. O anda Musa'ya arşın bir tarafına sıkıca tutunmuş halde görürüm. Bilmiyorum, Musa da bayılanların içinde idi de benden evvel mi ayıldı yoksa bayılmaktan Allah'ın müstesna kıldığı kimselerden mi idi?
حَدَّثَنِي عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ حَدَّثَنِي إِبْرَاهِيمُ بْنُ سَعْدٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، وَالأَعْرَجِ، أَنَّهُمَا حَدَّثَاهُ أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ قَالَ اسْتَبَّ رَجُلاَنِ، رَجُلٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ وَرَجُلٌ مِنَ الْيَهُودِ فَقَالَ الْمُسْلِمُ وَالَّذِي اصْطَفَى مُحَمَّدًا عَلَى الْعَالَمِينَ. فَقَالَ الْيَهُودِيُّ وَالَّذِي اصْطَفَى مُوسَى عَلَى الْعَالَمِينَ، قَالَ فَغَضِبَ الْمُسْلِمُ عِنْدَ ذَلِكَ، فَلَطَمَ وَجْهَ الْيَهُودِيِّ، فَذَهَبَ الْيَهُودِيُّ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَأَخْبَرَهُ بِمَا كَانَ مِنْ أَمْرِهِ وَأَمْرِ الْمُسْلِمِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " لاَ تُخَيِّرُونِي عَلَى مُوسَى، فَإِنَّ النَّاسَ يَصْعَقُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، فَأَكُونُ فِي أَوَّلِ مَنْ يُفِيقُ، فَإِذَا مُوسَى بَاطِشٌ بِجَانِبِ الْعَرْشِ، فَلاَ أَدْرِي أَكَانَ مُوسَى فِيمَنْ صَعِقَ فَأَفَاقَ قَبْلِي، أَوْ كَانَ مِمَّنِ اسْتَثْنَى اللَّهُ ".
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: "Bayılıp düşecekleri zaman insanlar hep birlikte bayılıp düşerler. Kalkışta ben, ayağa kalkanların ilki olurum. Bir de görürüm ki, Musa arşa sıkıca tutunmuş durmaktadır. Artık ben Musa'da bayılanların içinde miydi (yahut değil miydi) bilemiyorum. " Fethu'l-Bari Açıklaması: "Sura üfürülmesi." Bu kelime Kur'an'da el-En'am, el-Muminun, en-NemI, ez-Zümer, Kaf ve başka surelerde tekrar edilir. Aynı şekilde meşhurkıraatlarda ve hadislerde de geçer. Hasan-ı Basrl'nin "suret" kelimesinin çoğulu olarak "suver" şeklinde okuduğu ve ruhların cesetlere yeniden iade edilmesi için onlara üflenmesi manasındadır şeklinde tevil ettiği nakledilmiştir. Ebu Ubeyde, el-Mecaz'da şöyle der: Bu kelime "suret" kelimesinin çoğulu olarak "sur" şeklindedir. Kelime bu haliyle "suru'l-medine" ifadesindeki "sur" gibidir. Duvar ve sur anlamına gelen bu kelimenin çoğulu da sin harfiyle birlikte "suret" şeklindedir. Bu açıklamanın benzerini Taberi bir topluluktan nakletmiştir ve o kelimenin "sufe" kelimesinin çoğulu olan "suf" gibi olduğunu ilave etmiştir. Bilginler şöyle derler: Sura üfürülmek tabirindeki "sur" kelimesinden maksat, ruhların yeniden iade edilmesi için cesetler ve bedenlerdir. Nitekim Allahu Teala "ve nefahtu fihi min ruhi=ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secdeye kapanzn."(Hier 29; Sad 72) en-Nehhas ve başkaları tevile cevap vermede ileri gitmişlerdir. Ezherı şöyle der: Bu açıklama ehl-i sünnet ve'l-cemaatin anlayışına terstir. Biz de şunu ekleyelim: Ebü'ş-Şeyh, Kitabu'I-Azama'da Vehb b. Münebbih'İn şu cümlesine yer verir: Allah suru cam gibi berrak bir halde beyaz inciden yarattı. Sonra arşa "suru al" dedi ve sur ona yapıştı. Ardından "ol" emrini verdi ve İsrafil meydana geldi. Allahu Teala ona suru almasını emretti. O da aldı. Üzerinde bütün ruhun ve alınan nefesin sayısınca delik vardı. Bu hadisin devamında şu ifadeler de yer alır: Sonra bütün ruhlar surda birleşti. Öte yandan Allahu Teala İsrafil'e emredecek ve o sura üfürecek. Böylece her ruh kendi cesedine girecek. Buna göre ruha üfürme suretlere yani cesetlere ulaşsın diye önce sura üfürme şeklinde gerçekleşecektir. Üfürmenin boynuzdan ibaret olan sura üfürülmesİ gerçek, cesetlerden ibaret olan surlara üfürülmesi mecazdır. "Mücahid b. Cebr, sur boru gibi bir şeydir" demiştir. es-Sıhah müellifi şöyle der: Çalınan boru herkesçe malumdur. Batıla da "el-buk" denilir. Yani batıl cinsi bir şeyolduğu için mecazen ona da el-buk denir. Bir Uyarı: Bir şeyin kınanmış olması, övülen bir şeyin ona benzetilmemesini gerektirmez. Vahyin sesi çan sesine benzetilmiştir.Oysa Bed'ü'I-Vahy Bölümünde açıklaması geçtiği üzere namaz vakitlerinin insanlara duyurulması için çan çalınma adeti yasaklanmıştı. Sur merfu hadislerde geçtiği üzere bir borudur. Ezan uygulamasının başlangıcının konu edinildİği yerlerde Yahudilerin ezan vaktini bildirmek için kullandıkları alet hakkında "el-buk" ve "el-karn" kelimeleri kulJanılmıştır. Yemen lehçesinde "sur", "el-karn"ın ismidir. Ebu Davud, hasendir . değerlendirmesiyle Tirmizi, Nesai, .sahihtir değerlendirmesi ile İbn Hibban ve - Hakim'in naklettikleri bir hadiste Abdullah b. Amr b. eı-As şöyle demiştir: Bir bedevi Hz. Nebie gelerek "Sur nedir?" diye sordu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "İçine üflenen bir borudur"'cevabını verdi.(Ebu Davud, Sünne; Tirmizi, Sıfatu'l-Kıyame; İbn Hibban, Sahih, XVI, 303; Hakim, Müstedrek, Il, 550) Tirmizi'nin hasendir değerlendirmesi ile Ebu Said' den yaptığı bir nakle göre Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "SCirun sahibi onu ağzına dayamış, ona üflenmesine ne zaman izin verilecek üfleyeceğim diye beklerken ben nasıl rahat hayatyaşanm?" buyurmuştur (Tirmizi, Sıfatu'I-Kıyame)
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، حَدَّثَنَا أَبُو الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " يَصْعَقُ النَّاسُ حِينَ يَصْعَقُونَ، فَأَكُونُ أَوَّلَ مَنْ قَامَ، فَإِذَا مُوسَى آخِذٌ بِالْعَرْشِ، فَمَا أَدْرِي أَكَانَ فِيمَنْ صَعِقَ ". رَوَاهُ أَبُو سَعِيدٍ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم.
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Allah (kıyamet günü) bütün yeryüzünü kabzasına alır, gekleri de sağ eli içine dürer büker, sonra (mahşer halkına) 'İşte ben kainatın melikiyim! Yeryüzünün melikleri nerede?' diye hitap eder" buyurmuştur
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُقَاتِلٍ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ، أَخْبَرَنَا يُونُسُ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، حَدَّثَنِي سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " يَقْبِضُ اللَّهُ الأَرْضَ، وَيَطْوِي السَّمَاءَ بِيَمِينِهِ، ثُمَّ يَقُولُ أَنَا الْمَلِكُ أَيْنَ مُلُوكُ الأَرْضِ ".
Ebu Said el-Hudri r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Kıyamet gününde bütün yeryüzü tandırda pişirilen bir tek ekmek (gibi) olur. Cebbar olan Allah onu eliyle evirir çevirir alt üst eder. Sizin biriniz yolculukta bazlamasını (tandıra koyup pişirinceye kadar) evirip çevirdiği gibi. (Bu muazzam ekmek) cennet ehli için yolcuk konuk azığı olarak hazırlanır. " Ebu Said dedi ki: Bu sırada bir Yahudi geldi ve "Ya Ebe'I-Kasım! Rahman sana mübarek kılsın! Cennet ehlinin kıyamet günü yol azığının ne olduğunu sana haber vereyim mi?" dedi; Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Evet" buyurdu. Yahudi "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in söylediği gibi, yeryüzü bir tek ekmek yapılır!" dedi. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize baktı, sonra azı dişleri meydana çıkıncaya kqdar güldü. Sonra Yahudi "Sana cennet ehlinin ekmeklerinin katığını da haber vereyim mi?" dedi ve şöyle devam etti: "Cennet ehlinin katıkları balam ve nun' dur" dedi. Sahabiler "Bunlar nedir?" diye sordular. Yahudi "öküzle balıktır! Bu iki hayvanın ciğerlerinin en nefis uç parçalarını cennet ehlinden yetmiş bin kişi yiyecektir" diye cevap verdi;
حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ خَالِدٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ أَبِي هِلاَلٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَسَارٍ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " تَكُونُ الأَرْضُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ خُبْزَةً وَاحِدَةً، يَتَكَفَّؤُهَا الْجَبَّارُ بِيَدِهِ، كَمَا يَكْفَأُ أَحَدُكُمْ خُبْزَتَهُ فِي السَّفَرِ، نُزُلاً لأَهْلِ الْجَنَّةِ ". فَأَتَى رَجُلٌ مِنَ الْيَهُودِ فَقَالَ بَارَكَ الرَّحْمَنُ عَلَيْكَ يَا أَبَا الْقَاسِمِ، أَلاَ أُخْبِرُكَ بِنُزُلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ قَالَ " بَلَى ". قَالَ تَكُونُ الأَرْضُ خُبْزَةً وَاحِدَةً كَمَا قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَنَظَرَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم إِلَيْنَا، ثُمَّ ضَحِكَ حَتَّى بَدَتْ نَوَاجِذُهُ ثُمَّ قَالَ أَلاَ أُخْبِرُكَ بِإِدَامِهِمْ قَالَ إِدَامُهُمْ بَالاَمٌ وَنُونٌ. قَالُوا وَمَا هَذَا قَالَ ثَوْرٌ وَنُونٌ يَأْكُلُ مِنْ زَائِدَةِ كَبِدِهِمَا سَبْعُونَ أَلْفًا.
Sehl b. Sa'd'ın nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü insanlar, kepekten arınmış beyaz undan yapılan somun ekmek gibi beyaz bir saha üzerinde. toplanırlar" buyurmuştur. Sehl b. Sa'd -veya başka biri- Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in "O sahada bir kimseye yol gösterecek (dağ taş gibi) hiçbir alamet yoktur" demiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Allah (kıyamet günü) bütün yeryüzünü kabzaslna alır, gökleri de sağ eli içine dürer, büker." İbn Vehb'in Yunus'tan yaptığı rivayette "yevme'l-kıyameti" şeklinde bir farklılık vardır. Kadı lyaz şöyle der: Bu hadis Sahih'te üç lafıila yer almıştır: Bunlar "el-kabz", "et-tayy" ve "el-ahz" kelimeleridir. Bunların her üçü de "el-cem' = toplama" manasınadır. Zira gökler yayılmış, yeryüzü ise elips şeklinde dürülmüş ve uzatılmıştır. Öte yandan söz konusu manalar, "er-ref ' = yukarı kaldırma", "el-izale = izale etme" ve "et-tebdll = değiştirme" manasında birleşir. Bu da Allahu Teala'ın yeryüzünü bir uçtan diğer uca toplayıp yok edeceği sonucuna ulaşır. Üzerinde durduğumuz ifade, sözkonusu mahlukları Allah'ın kabzetme ve yaydıktan sonra toplama ve dağıtmasının temsili anlatımıdır. İfade bu haliyle yayma ve kabzetmeye değil, kabzedilen ve yayılan şeye delalet etmektedir. Burada tamamen kuşatmaya da işaret vardır. Bu konunun daha fazla açıklaması inşallah ileride Tevhid Bölümünde gelecektir. "Kıyamet gününde bütün yeryüzü tandırda pişirilen bir tek ekmek (gibi) olur." Hadisteki "arz" kelimesinden maksat, dünya yuvarlağıdır. "Hubze" hakkında Hattabi şöyle demiştir: Hubze, içinde ateş yakıldıktan sonra tandır çukuruna konulan hamur demektir. "Yetekeffeuha el-cebbaru" yani onu evirir çevirir, alt üst eder. "Nüzülen li ehli'l-cenne" bu ifadede yer alan "nüzül" misafire ve askere takdim edilen yiyecek şeyler, azık demektir. Rızka, ihsan ve lütfa da "nüzül" denir. "Aslaha li'l-kavmi nüzülehCı" yani onlara başına oturmaları uygun olan gıdalarını güzelce hazırladı demektir. "Nüzül", yemekten önce misafire acele ile verilen şeye de denir. Kelimenin manaları içinde burada en uygun olanı bu son manadır. "Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize baktı, sonra güldü." Ravi bununla yahudinin kendi kitaplarından Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vahiy yoluyla haber verdiğinin aynısını bildirmesine taaccub ettiğini ifade etmek istemektedir. Hakkında vahiy inmeyen hususlarda ehl-i kitabın söylediklerine uygun şeyler söylemesi, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hoşuna gidiyordu. Onların muvafakatları bir de kendisine vahiy inen hususta olduğunda durum nice olur! "Hatta bedet nevacizuhCı." Bu cümledeki "nevaciz", "nacize" kelimesinin çoğuludur. Bundan maksat azı dişlerinin en arkasında alandır. Hadis metninde yer alan "idam" ekmekle birlikte yenilen katık demektir. "Yahudi öküzle balıktır dedi." Hattabi şu açıklamayı yapar: Hadis metninde yer alan "nun" hadiste açıklaması yapıldığı üzere balık demektir. "Balam"a gelince, yahudinin yaptığı tefsir onun öküz olduğunu göstermektedir. Kadı Iyaz şöyle der: Bu konuda söylenebilecek en uygun şey "balam" kelimesinin rivayette yer aldığı şekilde bırakılması ve İbranice bir kelime olduğu şeklinde yorumlanmasıdır. İmam Nevevi bunu kesin bir dille ifade ederek kelimenin öküz manasında İbranice bir kelime olduğunu söylemiştir. "Bu iki hayvanın ciğerlerinin en nefis uç parçalarını cennet ehlinden yetmişbin kişi yiyecektir." Kadı Iyaz şöyle demiştir: "Ziyadetü'l-kebid" ve "zaidetuha" ciğere bitişik başlı başına bir parçadırki ciğerin en nefis kısmıdır. Bundan dolayı yetmiş bin kişinin özelolarak bundan yiyeceği ifade edilmiştir. Herhalde onlar cennete sorgusuz sualsiz girecek olan kimselerqir. Bundan dolayı da misafire takdim edilen ikramın en hoşu ile üstün tutulmuşlardır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in "yetmiş" kelimesi ile birçok kişiyi kastetmiş ve bununla herhangi bir rakamı sınırlamak istememiş olma ihtimali vardır. Meğazi Bölümünden biraz önce "Ebvabu'l-hicre" başlığı altında Abdullah b. Selam'ın cennettekilerin yiyeceği ilk yemeğin balık ciğerinin uç parçası olduğunu söylediğine değinmiştik. Müslim'de yer alan Sevban hadisine göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Cennet/iklerin armağanıbalık ciğerinin bir parçası olacaktır" demiştir. Aynı hadiste "Onların bu ön ikramdan sonraki gıdaları ise cennetin etrafından yiyen cennet öküzünün kendilerine kesilmesidir" ifadesi ile "Onların içecekleri selsebil adındaki pınardandır" cümlesi de yer almaktadır.(Müslim, hayz) "Ardun afra." Hattabi "el-afer" açık ve net olmayan bir beyazlıktır demiştir. "Ke kursati'n-nakiyyi." Hattabtnin açıklamasına göre karışımdan ve kepekten arınmış halis beyaz undan yapılmış somun ekmek gibi demektir. Sehl veya bir başkasının rivayetine göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'O sahada bir kimseye delalet edecek, yol gösterecek hiçbir alamet yoktur' buyurmuştur. "el-Alem" ve "el-ma'lem" aynı manayadır. Hattabi'nin belirttiğine göre bununla yeryüzünün dümdüz olacağı ifade edilmek istenmektedir. "el-Ma'lem" kendisi sayesinde yolun bulunduğu şey, işaret demektir. Kadı Iyaz şöyle der: Söylenmek istenen dünyanın üzerinde mesken, bina, iz ve yol boylarındaki dağ, göze batan bir kaya parçası gibi işaretlerin olmaya. cağıdır. Hadisten Çıkan Sonuçlar 1- Bu hadis dünya yüzeyinin nasılolacağını üstü kapalı olarak anlatmakta, onun gideceğini ve onunla olan (mülkiyet) bağın (ın) kesileceğini belirtmektedir. Davı}dı şöyle der: Söylenmek istenen şudur: O gün hiçbir kimse dünyadan herhangi bir şeyi ihraz edemeyecektir, sadece idrak ettiğini elde edecektir. 2- Ebu Muhammed b. Ebi Cemre şöyle der: Bu hadis Allah'ın kudretinin büyüklüğüne delildir. Hadis, kıyamet günü meydana gelecek olayları ayrıntısıyla bildirmektedir ki bunu duyan basiret üzere olsun ve nefsini o korkunç durumdan kurtarsın. Çünkü herhangi bir olayın ayrıntılarını daha meydana gelmeden bilmek onun ansızın gelmesinin aksine nefsi eğitme ve onu kurtuluşunu sağlayacak şeye sevketmek anlamınadır. 3- Hadis insanların mahşergünü dikilecekleri yerin şu andaki yeryüzünden çok daha büyük olduğuna işaret etmektedir Sözkonusu sıfatın hikmeti o günün adalet ve hakkın zuhur edeceği gün olduğudur. Aiıah'ın hikmeti bunların üzerinde gerçekleşecek olduğu yerin masiyet ve zulümden temiz olmasını gerektirmiştir. Bir de Allah'ın mü min olan kullarına kendi azametine layık olan bir yerde tecelli etmesi öngörülmüştür. Çünkü böyle bir yerde verilecek hüküm, ancak Allah için olacaktır. Dolayısıyla o mahallin Allah'a halis olması uygun düşmüştür. 4- Hadis, dünya arzının yok olacağına ve mahşerde durulacak ola yerin yenileceğine işaret etmektedir. Selef bilginleri arasında "Yer başka bir yer, gökler de (başka gökler) haline getirildiği, (insanlar) bir ue gücüne karşı durulamaz olan Allah'ın huzuruna çıktıkları gün (Allah bütün zalimlerin cezasını uerecektir)"(İbrahim 48) ayetinden neyin kastedildiği yani "yerin değiştirilmesi"nin zatı ve sıfatıyla mı, yoksa sadece sıfatıyla mı olacağı noktasında ihtilaf etmişlerdir. Buraya aldığımız hadis, birinci ihtimali güçlendirmektedir
حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ أَبِي مَرْيَمَ، أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ جَعْفَرٍ، قَالَ حَدَّثَنِي أَبُو حَازِمٍ، قَالَ سَمِعْتُ سَهْلَ بْنَ سَعْدٍ، قَالَ سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " يُحْشَرُ النَّاسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى أَرْضٍ بَيْضَاءَ عَفْرَاءَ كَقُرْصَةِ نَقِيٍّ ". قَالَ سَهْلٌ أَوْ غَيْرُهُ لَيْسَ فِيهَا مَعْلَمٌ لأَحَدٍ.
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: "İnsanlar (mahşerde) üç fırka olarak toplanırlar. Birinci fırka (gelecek hayatı) özleyen, nefret eden zümredir. İkinci fırka ikisi bir deve, üçü bir deve, dördü bir deve, onu bir deve üzerinde sevk olunurlar. Bunların bakiyesini (ki üçüncü fırkadır) bir ateş haşr edip toplar. Onlar nerede istirahat ederlerse o ateşte beraberlerinde istirahat eder. Onlann geceledikleri yerde onlarla birlikte geceler, onlann sabahladıklan yerde beraberlerinde sabahlar v onlarla birlikte yürüyüp, onlann akşamladıklan yerde onlarla beraber akşamlar
حَدَّثَنَا مُعَلَّى بْنُ أَسَدٍ، حَدَّثَنَا وُهَيْبٌ، عَنِ ابْنِ طَاوُسٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ـ رضى الله عنه ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " يُحْشَرُ النَّاسُ عَلَى ثَلاَثِ طَرَائِقَ، رَاغِبِينَ رَاهِبِينَ وَاثْنَانِ عَلَى بَعِيرٍ، وَثَلاَثَةٌ عَلَى بَعِيرٍ، وَأَرْبَعَةٌ عَلَى بَ��ِيرٍ، وَعَشَرَةٌ عَلَى بَعِيرٍ وَيَحْشُرُ بَقِيَّتَهُمُ النَّارُ، تَقِيلُ مَعَهُمْ حَيْثُ قَالُوا، وَتَبِيتُ مَعَهُمْ حَيْثُ بَاتُوا، وَتُصْبِحُ مَعَهُمْ حَيْثُ أَصْبَحُوا، وَتُمْسِي مَعَهُمْ حَيْثُ أَمْسَوْا ".
Enes b. Malik r.a. şöyle anlatmıştır: Bir adam "Ey Allah'ın Nebii! Kafir kıyamet günü yüzü üzerinde nasıl haşrolunur?" diye sordu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Dünyada onu iki ayağı üzerinde yürüten Allah, kıyamet gününde yüzü üzerinde yürütmeye kadir değil midir?" diye cevap verdi. Ravi Katade "Evet, Rabbimizin izzetine yemin ederim ki o kudretlidiri" demiştir
حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا يُونُسُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْبَغْدَادِيُّ، حَدَّثَنَا شَيْبَانُ، عَنْ قَتَادَةَ، حَدَّثَنَا أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ ـ رضى الله عنه أَنَّ رَجُلاً، قَالَ يَا نَبِيَّ اللَّهِ كَيْفَ يُحْشَرُ الْكَافِرُ عَلَى وَجْهِهِ قَالَ " أَلَيْسَ الَّذِي أَمْشَاهُ عَلَى الرِّجْلَيْنِ فِي الدُّنْيَا قَادِرًا عَلَى أَنَّ يُمْشِيَهُ عَلَى وَجْهِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ". قَالَ قَتَادَةُ بَلَى وَعِزَّةِ رَبِّنَا.
İbn Abbas r.a.'ın nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: "Muhakkak ki sizler Allah'a yalın ayak, çıplak, yaya ve sünnetsiz olarak kavuşacaksınız
حَدَّثَنَا عَلِيٌّ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، قَالَ عَمْرٌو سَمِعْتُ سَعِيدَ بْنَ جُبَيْرٍ، سَمِعْتُ ابْنَ عَبَّاسٍ، سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ " إِنَّكُمْ مُلاَقُو اللَّهِ حُفَاةً عُرَاةً مُشَاةً غُرْلاً ". قَالَ سُفْيَانُ هَذَا مِمَّا نَعُدُّ أَنَّ ابْنَ عَبَّاسٍ سَمِعَهُ مِنَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم.
İbn Abbas r.a. şöyle demiştir: Ben Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den işittim. O minber üzerinde konuşma yaparken şöyle diyordu: "Muhakkak ki sizler Allah'a yalın ayak, çıplak, sünnetsiz olarak kavuşacaksınız
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ بْنُ سَعِيدٍ، حَدَّثَنَا سُفْيَانُ، عَنْ عَمْرٍو، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَخْطُبُ عَلَى الْمِنْبَرِ يَقُولُ " إِنَّكُمْ مُلاَقُو اللَّهِ حُفَاةً عُرَاةً غُرْلاً ".
İbn Abbas r.a. şöyle anlatmıştır: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem aramızda ayağa kalktı ve bir konuşma yaparak şöyle dedi: "Muhakkak sizler yalın ayak, çıplak olarak toplanacaksınız. 'Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz. (Bu), üzerimize aldığımız bir vaat oldu. Biz (vaat ettiğimizi) yaparız. "'(Enbiya 104) Mahluklar içinde kıyamet gününde ilk olarak elbise giydirilecek kimse İbrahim'dir. Şu da muhakkak ki ümmetimden birtakım adamlar getirilecek ve yakalanıp sol tarafa (cehennem tarafına) götürüleceklerdir. Hemen ben 'Ya Rab onlar benim arkadaşlarımdır (usayhCibf = az sayıda veya zavallı ashabımdırlar)' derim. Allah bana 'Sen onların senden sonra 'dinde ne bid'atler meydana getirdiklerini bilmezsin!' der. Ben de Allah'ın salih kulunun (Meryem oğlu İsa'nın) dediği gibi (şöyle) derim: 'Ben onlara ancak bana emrettiğini söyledim. Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artı onlar üzerinde gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin. EğJr kendilerine azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibisin."(Maide, 117, 118) Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem dedi ki: "Bunun üzerine bana 'Bunlar ökçelerine basarak geri dönmüş mürtedler olmakta devam etmişlerdir' denilir
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا غُنْدَرٌ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنِ الْمُغِيرَةِ بْنِ النُّعْمَانِ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ قَامَ فِينَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَخْطُبُ فَقَالَ " إِنَّكُمْ مَحْشُورُونَ حُفَاةً عُرَاةً {كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ} الآيَةَ، وَإِنَّ أَوَّلَ الْخَلاَئِقِ يُكْسَى يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِبْرَاهِيمُ، وَإِنَّهُ سَيُجَاءُ بِرِجَالٍ مِنْ أُمَّتِي، فَيُؤْخَذُ بِهِمْ ذَاتَ الشِّمَالِ. فَأَقُولُ يَا رَبِّ أُصَيْحَابِي. فَيَقُولُ إِنَّكَ لاَ تَدْرِي مَا أَحْدَثُوا بَعْدَكَ. فَأَقُولُ كَمَا قَالَ الْعَبْدُ الصَّالِحُ {وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ} إِلَى قَوْلِهِ {الْحَكِيمُ} قَالَ فَيُقَالُ إِنَّهُمْ لَمْ يَزَالُوا مُرْتَدِّينَ عَلَى أَعْقَابِهِمْ ".
Aişe r.anha şöyle anlatmıştır: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, "Sizler yalın ayak, çıplak, sünnetsiz olarak toplanacaksınız" diye haber verdi. Aişe şöyle devam etti: Ben de "Ya Resulallahi Erkekler ve kadınlar birbirlerine (avret yerlerine) bakarlar" dedim. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Haşr işi, onların bunu düşünmelerinden bile çok şiddetli ve çetindir" buyurdu
حَدَّثَنَا قَيْسُ بْنُ حَفْصٍ، حَدَّثَنَا خَالِدُ بْنُ الْحَارِثِ، حَدَّثَنَا حَاتِمُ بْنُ أَبِي صَغِيرَةَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي مُلَيْكَةَ، قَالَ حَدَّثَنِي الْقَاسِمُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ أَبِي بَكْرٍ، أَنَّ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ قَالَتْ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " تُحْشَرُونَ حُفَاةً عُرَاةً غُرْلاً " قَالَتْ عَائِشَةُ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ الرِّجَالُ وَالنِّسَاءُ يَنْظُرُ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ. فَقَالَ " الأَمْرُ أَشَدُّ مِنْ أَنْ يُهِمَّهُمْ ذَاكِ ".
Abdullah b. Mes'ud şöyle anlatmıştır: Biz (kırk kişi kadar bir topluluk) bir kubbenin içinde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in beraberinde bulunuyorduk. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Sizler cennet ehlinin dörtte biri olmaya razı olur musunuz?" buyurdu. Bizler "Evet" dedik. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Cennet ehlinin üçte biri olmaya razı olur musunuz?" diye sordu. Biz tekrar "Evet" diye cevap verdik. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Cennet ehlinin yarısı olmaya razı olur musunuz?" buyurdu. Bizler yine "Evet" diye cevap verdik. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Muhammed'in canı elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki ben sizin cennet ehlinin yarısı olacağınızı kuvvetle ümit ediyorum. Şu da muhakkak ki, cennete Müslüman nefisten başka girmeyecektir. Sizler şirk ehline nispetle siyah öküzün derisi üzerindeki beyaz kıl mesabesinden başka değilsiniz. Yahutta sanki kırmızı öküzün derisi üzerindeki siyah kıl mesabesindesiniz'" buyurdu
حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا غُنْدَرٌ، حَدَّثَنَا شُعْبَةُ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، عَنْ عَمْرِو بْنِ مَيْمُونٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ كُنَّا مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فِي قُبَّةٍ فَقَالَ " أَتَرْضَوْنَ أَنْ تَكُونُوا رُبُعَ أَهْلِ الْجَنَّةِ ". قُلْنَا نَعَمْ. قَالَ " تَرْضَوْنَ أَنْ تَكُونُوا ثُلُثَ أَهْلِ الْجَنَّةِ ". قُلْنَا نَعَمْ. قَالَ " أَتَرْضَوْنَ أَنْ تَكُونُوا شَطْرَ أَهْلِ الْجَنَّةِ ". قُلْنَا نَعَمْ. قَالَ " وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ إِنِّي لأَرْجُو أَنْ تَكُونُوا نِصْفَ أَهْلِ الْجَنَّةِ، وَذَلِكَ أَنَّ الْجَنَّةَ لاَ يَدْخُلُهَا إِلاَّ نَفْسٌ مُسْلِمَةٌ، وَمَا أَنْتُمْ فِي أَهْلِ الشِّرْكِ إِلاَّ كَالشَّعْرَةِ الْبَيْضَاءِ فِي جِلْدِ الثَّوْرِ الأَسْوَدِ أَوْ كَالشَّعْرَةِ السَّوْدَاءِ فِي جِلْدِ الثَّوْرِ الأَحْمَرِ ".
Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle anlatmıştır: "Kıyamet günü ilk çağrılacak kimse Adem Nebidir. Zürriyeti ona arz olunup görülür. Onlara 'Bu, babanız Adem'dir!' denilir. Adem 'Lebbeyke ve sa'deyke (ya Rab)!' der. Allah ona 'Zürriyetinden cehennem kafilesi çıkar (gönder)!' buyurur. Adem 'Ya Rab! Ne kadar çıkarayım?' der. Allah 'Her yüz kişiden doksan dokuzu çıkar!' buyurur." Sahabiler "Ya Resulallah' Araızdan her yüz kişiden doksan dokuzu alındığı zaman bizden ne kadar kişi geri kalacak?" dediler. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Benim ümmetim, diğer ümmetler içinde siyah öküzdeki beyaz kıl gibidir!" buyurdu. Fethu'l-Bari Açıklaması: . "Haşr (toplanma)." Kurtubi şu açıklamayı yapmıştır: "el-Haşr" toplamak anlamına gelir. Haşr dört çeşittir: Bunlardan ikisi düada,ikisi ahirettedir. Dünyada olanlardan birisi Haşr suresinde sözü edilendir. İkincisi ise kıyamet alametleri arasında zikredilen haşrdır ki bunu Müslim Huzeyfe b. Useyd'den şöyle nakletmiştir: "Sizler kıyamet öncesinde on alameti görmedikçe kopmaY6lcaktır. "(Müslim, Fıten) Haşrın üçüncü çeşidi ölülerin tümünün dirilmesinden sonra kabirlerinden ve başka yerlerden toplanıp "mevkıf" denilen toplantı mahalline gelmeleridir. Yüce Allah "Hiçbirini bırakmaksızın onları (tüm ölüleri) mahşerde toplamış olacağız"(Kehf, 47) buyurmaktadır. Haşrın dördüncü çeşidi cennete veya cehenneme gitmek üzere toplanmaktır. Biz de şunu ekleyelim: Haşrın birinci çeşidi başlı başına bağımsız bir haşr değildir. Çünkü maksat o gün her mevcut olanın toplanmasıdır. Birincisi ancak özel bir fırka için vaki alandır. "Onlar nerede istirahat ederlerse, o ateş de beraberlerinde istirahat eder." Bu ifade, ateşin onlar haşr yerine ulaşıncaya kadar kendilerinden ayrılmayacağına işaret etmektedir. Söz konusu haşr, haşrın üçüncü çeşidi olmaktadır. Hattabi şöyle der: Hadiste sözü edilen bu haşr, kıyametten önce olup, insanlar canlı olarak Şam' da toplanacaklardır. Kabirden kalkıp mahşer yerine gitmek üzere olan haşra gelince, bu develere binme ve onun üzerine ardarda binme gibi tablonun aksinedir. Sözkonusu haşr yukarıda yer alan İbn Abbas hadisinin ifadesi ile "yalın ayak, çıplak ve yaya" şeklinde olacaktır. Halimi ise sözkonusu haşrın kabirden çıktıktan sonra olacağı kanaatini benimsemiştir. Gazzali de bunu kesin bir dille ifade eder. İsmaili şöyle der: Ebu Hureyre hadisinin zahiri insanların yalın ayak, çıplak ve yaya olarak mahşere geleceklerini ifade eden İbn Abbas hadisine ters düşmektedir. İsmaili şöyle der: Bu iki haber şöylece cem ve telif edilebilir: Bazen "haşr" ile kendisine bitişik olduğu için "neşr" ifade edilebilir. Neşr, yaratıkların kabiderinden yalın ayak ve çıplak olarak çıkarılmaları ve hesap vermek için mahşer yerine sevk edilip, toplanmalarıdır. Bu takdirde muttakiler develere binmiş olarak oraya geleceklerdir. Bir başkası ise bu iki rivayeti, onlar kabiderinden İbn Abbas hadisinde anlatıldığı şekilde çıkacaklar, sonra durumları -Ebu Hureyre hadisinde anlatıldığı gibi -oradan "mevkıf" denilen mahşer yerine gidinceye kadar farklılık gösterecektir diyerek cem ve telif etmiştir. Bu yaklaşımı Ahmed b. Hanbel, Nesai ve Beyhaki' de yer alan Ebu Zerr hadisi teyit etmektedir: "Sözünde doğru ve doğrulanmış olan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana insanların kıyamet günü üç fırka halinde haşr olunacaklarını haber verdi: Bir fırka yediği yedik, üstü giyin ik ve binmiş olarak gelirken, diğer fırka yürüyerek, bir üçüncüsü ise meleklerin eşliğinde yüz üstü sürünerek geleceklerdir. "(Ahmed b. Hanbel, V, 164; Nesa!, Cenaiz) "Muhakkak ki sizler Allah'a yalın ayak, çıplak, yaya ve sünnetsiz olarak kavuşacaksınız. " Yani dirildikten sonra mahşerde kavuşacaksınız. "Uraten." Beyhaki şöyle demiştir: Ebu Said'in naklettiği yani Ebu Davud'un ve sahihtir değerlendirmesiyle İbn Hibbadın naklettiği bir hadise göre Ebu Said ölmek üzere iken yeni bir elbise istedi ve giydi. Sonra "Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in 'Ölü içinde öldüğü elbisesi ile diriltilir' buyurmuştur. "(Ebu Davud, Cenaiz; İbn Hibban, Sahih, XVI, 311) Bu iki haber de şöyle cem ve telif edilir: Bazıları çıplak olarak mahşere gelirken, bazıları giyinik olarak geleceklerdir ya da onların tümü çıplak olarak mahşere gelecek, sonra Nebilere elbise giydirilecektir. İlk elbise giydirilecek Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hz. İbrahim aleyhisselam olacaktır ya da onlar kabirlerinden içinde öldükleri elbiselerle çıkacaklar, sonra mahşerin başlangıcında bu elbiseler üzerlerindEm sıyrılıp çıkacak ve mahşere çıplak olarak gireceklerdir. Ardından ilk elbise giyecek kişi İbrahim aleyhisselam olacaktır. Bazıları Ebu Said hadisini şehitlerle ilgili olarak kabul etmişlerdir. Çünkü elbiselerine sarılarak defnedilmeleri emri bunlar için verilmiştir. Dolayısıyla Ebu Said'in bunu Hz. Nebi'den şehit hakkında duymuş olması ve genelliğe yorumlamış bulunması ihtimal dahilindedir. "Gırlen." bu kelime "ağral"ın çoğulu olup, ölçü ve mana itibarıyla "el-aklef" yani sünnetsiz demektir. Bu, "ğırle"si duran kişidir. Gırle, sünnetçinin erkeklerin organından kestiği ,sünnet derisi demektir. "Mahluklar içinde kıyamet gününde ilk olarak elbisegiydirilecek kimse İbrahim'dir." Kurtubı, Şerh-u Müslim'de şu açıklamayı yapar: Burada geçen "halaik = yaratıklar" kelimesi ile Hz. Nebi'den başkaları kastedilmiş olabilir. Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kendi nefsine yapılan hitabın genelliğine girmemiştir. Ancak onu talebesi Kurtubı, et-Tezkire'de şöyle tenkit etmiştir: Bu açıklama Hz. Ali hadisindeki ifadeler olmasaydı güzelolurdu. O bununla İbnü'lMübarek'in ez-Zühd'de Hz. Ali'den naklettiği şu hadisi kastetmektedir: "Kıyamet günü ilk elbise giydirilecek kişi Allah'ın dostu İbrahim'dir. Ona ince beyaz ketenden iki elbise giydirilecektir. Sonra Muhammed'e arşın sağ tarafından çizgili keten bir elbise giydirilecektir. "(Ebu Ya'la, Müsned, 1,427; İbn Ebi Şeybe, Musannef, VII, 265) Görüldüğü üzere o bu hadisi muhtasar ve mevkuf olarak nakletmiştir. "Şu da muhakkak ki ümmetimden birtakım adamlar getirilecek ve onlar yakalanıp sol tarafa götürüleceklerdir." Yani cehennem in sol tarafına götürü leceklerdir. "Bunlar ökçelerine basarak geri dönmüş mürtetler olmakta devam etmişlerdir denitir." Firebr! şöyle demiştir: Ebu Abdullah el-Buhari"nin Kabısa'dan şöyle bir nakli vardır: Onlar Hz. Ebu Bekir döneminde irtidad edip dinden dönenlerdir ki Ebu Bekir onlarla çarpışmıştır. Yani onlar öld\..irüıünceye veya küfür üzere ölünceye kadar kendileriyle çarpışmıştır .. Hattabı şöyle der: Sahabilerden hiç kimse irtidad etmemiştir. lrtidad edenler ancak Arapların kabalarından ve dinde herhangi bir yardımı sözkonusu olmayan kimselerdir. Bu da meşhur sahabilere herhangi bir leke getirmez. Hadiste geçen "usayhabı'" şeklindeki ism-i tasgir kalıbı, onların sayılarının az olduğunu ifade etmektedir. Bir başkası şöyle demiştir: O zahiri itibariyle küfür üzere olan kişidir. "Ümmetim" kelimesinden maksat da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in icabet ümmeti değil, davet ümmetidir. İbnü't-Tıyn'ın görüşü şudur: Bunların münafık veya büyük günah işleyen kimseler olma ihtimali vardır. Bazıları ise şöyle demiştir: Bunlar Arapların kaba saba olanları olup, İslama istedikleri ve korktukları için girmişlerdir. Davudl'nin görüşü şöyledir: Büyük günah işleyenlerle bid'atçıların bunların arasına girmeleri imkansız değildir. Nevevl'nin görüşü şöyledir: Denildiğine göre bunlar münafık ve mürtedlerdir. Dolayısıyla onların ümmete dahil olmaları dolayısıyla alınlarında beyazlık ve ayaklarında ak seki ile birlikte mahşere gelmeleri ve Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kendilerine simaları itibariyle seslenmesi mümkündür. Ancak Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e 'Onlar senden sonra dini değiştirdiler yani kendilerinden ayrıldığın halin zahiri üzere ölmediler' denilecektir. Kadı Iyaz ve başkası şöyle demiştir: Buna göre alınlarındaki aklık, ayakları ndaki ak seki gidecek ve yüzlerinin nuru sönecektir. Birisi şöyle demiştir: Onların üzerinde sima olması gerekmez. Dahası Resuluilah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara Müslümanlıklarına dair bilinenler sebebiyle seslenecektir. Bir başkası ise bunlar, İslam üzere ölen büyük günah işleyenlerle bid'atçilerdir demiştir. Buna göre bu zümrenin cehenneme gireceği kesin olarak söylenemez. Çünkü bunların ilkin günahlarının cezası olarak havuzdan uzak tutulmaları, daha sonra kendilerine merhamet edilmesi de mümkündür. Alınlarında beyazlık, ayaklarında ak seki bulunması ve Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in -ister kendi zamanında, isterse kendisinden sonra gelmiş olsunlar- onları simalarından tanıması imkansız değildir. Beyzavı şöyle demiştir: Hadisteki "mürteddıne" ifadesi, onların İslamdan döndüklerinin açık bir ifadesi değildir. Tam tersine ifade, buna muhtemelolduğu gibi, salih ameli kötüsüyle değiştiren doğru istikametten sapmış asi müminler olduklarının vurgulanması da muhtemeldir
حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ، حَدَّثَنِي أَخِي، عَنْ سُلَيْمَانَ، عَنْ ثَوْرٍ، عَنْ أَبِي الْغَيْثِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " أَوَّلُ مَنْ يُدْعَى يَوْمَ الْقِيَامَةِ آدَمُ، فَتَرَاءَى ذُرِّيَّتُهُ فَيُقَالُ هَذَا أَبُوكُمْ آدَمُ. فَيَقُولُ لَبَّيْكَ وَسَعْدَيْكَ. فَيَقُولُ أَخْرِجْ بَعْثَ جَهَنَّمَ مِنْ ذُرِّيَّتِكَ. فَيَقُولُ يَا رَبِّ كَمْ أُخْرِجُ فَيَقُولُ أَخْرِجْ مِنْ كُلِّ مِائَةٍ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ ". فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ إِذَا أُخِذَ مِنَّا مِنْ كُلِّ مِائَةٍ تِسْعَةٌ وَتِسْعُونَ، فَمَاذَا يَبْقَى مِنَّا قَالَ " إِنَّ أُمَّتِي فِي الأُمَمِ كَالشَّعَرَةِ الْبَيْضَاءِ فِي الثَّوْرِ الأَسْوَدِ ".
Ebu Said'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle anlatmıştır: "Allahu Teala 'Ya Adem! diye seslenir. Adem hemen cevap olarak 'Lebbeyk ve sadeyk' der. Allah Teala ateşe girecekleri çıkarıp gönder!' der. Adem 'Ya Rab! Ateşe gönderilecekler ne kadardır?' diye sorar. Allahu Teala 'Her bin kişiden dokuzyüz doksandokuzu!' diye cevap verir. Bu (o günkü şiddetli korkudan) çocuğun ihtiyarlayacağı, her gebe kadının çocuğunu düşüreceği, insanları da -sarhoş olmadıkları halde Allah'ın azabı şiddetli olduğu için- sarhoş bir durumda göreceğin gündür. Oradakilere bu haber ağır geldi ve "Ya Resulallah! Bu (binde bir) kişi hangimizdir?" diye sordular. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Size müjdeler olsun! Muhakkak ki sizden bir kişiye mukabil Ye'cüc ve Me'cüc'den bin kişi {cehenneme gönderilecektir}!" buyurdu. Sonra da "Nefsim elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki ben sizlerin cennet ehlinin üçte biri olmanızı kuvvetle ummaktayım" buyurdu. Ravi dedi ki: Bunun üzerine biz yine Allah'a hamdettik ve tekbir getirdik. Bundan sonra Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Canım elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki ben sizlerin cennet ehlinin yarısı olmanızı kuvvetle ummaktayım. Çünkü ümmetIere nispetle sizin durumunuz, siyah öküzün derisi üzerindeki beyaz kıl gibidir, yahutta eşeğin ön ayaklarının iç taraflarında bulunan daire şeklindeki mühür gibidir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Allahu Teala'ın 'Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir.' sözü." Arapçada "ez-zelzele" sarsıntı demektir. Kelimenin aslı "ez-zelel" kökündendir. "Ze" harfinin tekrarlanması buna uyarıda bulunulmak içindir. "es-SS'a", esasen zamanın belli bir dilimi demektir. Ancak istiare yoluyla kıyamet gününe "saat" denilmiştir. "Yaklaşan yaklaştı." "Kıyamet yaklaştı." "Azife", yakınlık anlamına olan "elezef" kökünden türemedir. Arapçada "ezife keza" demek şöyle yaklaştı anlamınadır. Kıyamete "azife" denitmesi yakın olmasından veya vaktinin darlaşmasından dolayıdır. Müfessirler "ezifet" fiilinin yaklaştı anlamına geldiği noktasında ittifak etmişlerdir. 'ateşe girecekleri çıkarıp gönder!" "el-ba's" gönderilecekler anlamına "elmeb'us" demektir. Bu kelimenin aslı bir idarecinin savaşma ve başka amaçlarla herhangi bir yöne doğru göndermiş olduğu müfreze birlikler demektir. Kelimenin buradaki manası, anlama "Cehennemlikleri diğerlerinden ayır" şeklinde yansımaktadır. Adem'e bu görevin verilmesi onun herkesin babası olması ve mutluluğa erişenlerle, bedbaht olanları tanımış bulunmasındandır. Hz. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu İsra gecesi görmüştü. Sağ tarafında birtakım karaltılar, sol tarafında birtakım kara1tılar vardı. Bu olay İsra hadisinde daha önce geçmişti. ':ateşe gönderilecekler ne kadardır?" Yani ateşe gönderilecek kimselerin miktarı ne kadardır? Ebu Hureyre'nin naklettiği hadise göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Ya Rabbi! Ne kadar çıkarayım?" diye soracaktır. "Bu (o günkü şiddetli korkudan) çocuğun ihtiyarlayacağı, her gebe kadının çocuğunu düşüreceği, insanlan da -sarhoş olmadıklan halde Allah'ın azabı şiddetli olduğu için- sarhoş bir durumda göreceği n gündür." Bu ifadenin zahiri sözkonusu gelişmenin mahşer yerinde beklerken olacağını göstermektedir. Ancak bu vakitte hamilelik, çocuk doğurma ve yaşlılık gibi şeyler olmayacağı ileri sürülerek burada anlaşılması zor bir durum olduğu (istişkal) olduğu ileri sürü!müştür. Buradan hareketle bazı müfessirler bunun kıyamet gününden önce olacağınıiddia etmişlerdir, fakat hadis bunu reddetmektedir. Kirmani bu probleme şöyle cevap vermiştir: Ayetin ifadesi, olayı misal vererek anlatma ve korku salma şeklindedir. Nevevi bu açıklamayı Kirmanl'den önce yapmış "Burada alimlerin iki şekilde açıklamaları sözkonusudur" diyerek bunları zikretmiş ve sonra şöyle devam etmiştir: ifadenin takdiri şudur: Kıyametin geldiği anda sıkıntı o dereceye varacaktır ki o esnada kadınlar hamile olsalardı çocuklarını düşürürlerdi. Bu tıpkı Arapların "esabena emrun yeşibu minhü'l-velldu = başımıza öyle bir musibet geldi ki bebeğin başına gelse saçları ağınrdı" cümlesine benzer. Bizim kanaatimiz ise şöyledir: Yukarıdaki ifadeyi hakikati üzere yorumlamak da mümkündür. Eğer bir kimse nasıl öldüyse öyle dirilecekse hamile kadın hamile olarak, emzikli emzikli olarak ve çocuk çocuk olarak dirilecektir. K.ıyametin sarsıntısı meydana geldiği zaman ve Adem'e yukarıdaki emir verildiğinde, insanlar da Adem'i gördüklerinde ve kendisine söyleneni duyduklarında öyle bir titremeye kapılacaklardır ki bu korku ile hamile çocuğunu düşürecek, çocuğun başı ağaracak ve emzikli kadın emzirdiği çocuğunu unutacaktır. Bu olayın sura birinci üfürüşten sonra ve ikinci üfürüşten önce olma ihtimali de vardır. Bu. durumda sözkonusu korku o anda mevcut olanlara mahsus olacaktır. "Fe zake" ifadesiyle işaret edilen kıyamet günüdür. Gerçeğin böyle olduğu, ayette açık ve nettir. Bu yorumdan kıyametin saati ile insanların mahşerde yerlerini alması ve oradakilerin ayrılması için Adem'e seslenilmesi arasındaki uzun mesafe reddedilemez. Çünkü bu olyların ardarda gelişeceği sabittir. Nitekim Allahu Teala bunu "O (diriitme) kork6nç bir sesten ibaret olacak, o anda hemen onlann gözleri açılıp etrafa" mahşer alanına "bakacaklar"(Saffat 19) şeklinde anlatmaktadır. Bir başka ayette ise "çocuklan ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabileceksiniz?"(Müzzemmil 17) denilmektedir. K1sacası dirilme üfürüşünden sonraki korkunç durumların, sarsılm.-aların ve bunun dışında, C8nnet veya cehennemde istikrar hasıl oluncaya ka;i-aÇ meydana gelecek gelişmelerin tümüne birden "kıyamet günü"denilmektedir. "Feştedde zalike aleyhim = oradakilere bu haber ağır geldi." Bu cümle ibn Abbas'ın hadisinde "Bu haber orada bulunanlara ağır geldi ve üzerlerine hüzün ve tasa çöktü" şeklinde yer almaktadır. Tirmizl'de İmran'ın, İbn Cüd'şln vasıtasıyla Hasan-ı BasrI' den naklettiği haberde ise (Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kıyametin dehşetini anlatırken) "Feenşeel mu'minCıne yebkCıne = müminler ağlamaya başladılar" denilmektedir.(Tirmizi, "Suretu'l-Hac) "Sizden bir kişiye mukabil Ye'cüc ve Me'cüc'den bin kişi {cehenneme gönderilecektir)!". Tıybi şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bu ifadesi, Ye'cüc ve Me'cüc'ün yukarıda zikri geçen sayıya ve tehdide dahilolduğuna işaret etmektedir. Bu da "cennetliklerin dörtte biri" ifadesinin bu ümmetin dışında da cennetlikler olduğuna işaret etmesine benzemektedir. Kurtubi şöyle der: "Min Ye' cüce ve Me'cüce elf" yani onlardan ve onlar gibi şirk üzere olanlardan bin demektir. "Ve minküm racül" yani Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sahabilerinden ve müminlerden onlar gibi olanlardan demektir. Biz burayı şöyle toplayabiliriz: Kısacası "minküm" ifadesindeki işaret her milletten Müslümanlaradır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem buna İbn Mesud hadisinde "Cennete ancak Müslüman kişi girer" cümlesi ile işaret etmiştir
حَدَّثَنِي يُوسُفُ بْنُ مُوسَى، حَدَّثَنَا جَرِيرٌ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ أَبِي صَالِحٍ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " يَقُولُ اللَّهُ يَا آدَمُ. فَيَقُولُ لَبَّيْكَ وَسَعْدَيْكَ وَالْخَيْرُ فِي يَدَيْكَ. قَالَ يَقُولُ أَخْرِجْ بَعْثَ النَّارِ. قَالَ وَمَا بَعْثُ النَّارِ قَالَ مِنْ كُلِّ أَلْفٍ تِسْعَمِائَةٍ وَتِسْعَةً وَتِسْعِينَ. فَذَاكَ حِينَ يَشِيبُ الصَّغِيرُ، وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا، وَتَرَى النَّاسَ سَكْرَى وَمَا هُمْ بِسَكْرَى وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ ". فَاشْتَدَّ ذَلِكَ عَلَيْهِمْ فَقَالُوا يَا رَسُولُ اللَّهِ أَيُّنَا الرَّجُلُ قَالَ " أَبْشِرُوا، فَإِنَّ مِنْ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ أَلْفٌ وَمِنْكُمْ رَجُلٌ ـ ثُمَّ قَالَ ـ وَالَّذِي نَفْسِي فِي يَدِهِ إِنِّي لأَطْمَعُ أَنْ تَكُونُوا ثُلُثَ أَهْلِ الْجَنَّةِ ". قَالَ فَحَمِدْنَا اللَّهَ وَكَبَّرْنَا، ثُمَّ قَالَ " وَالَّذِي نَفْسِي فِي يَدِهِ إِنِّي لأَطْمَعُ أَنْ تَكُونُوا شَطْرَ أَهْلِ الْجَنَّةِ، إِنَّ مَثَلَكُمْ فِي الأُمَمِ كَمَثَلِ الشَّعَرَةِ الْبَيْضَاءِ فِي جِلْدِ الثَّوْرِ الأَسْوَدِ أَوِ الرَّقْمَةِ فِي ذِرَاعِ الْحِمَارِ ".
İbn Ömer'in nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "yevme yekumu'n-nasu li Rabbi'l-alemin" ayetini "Onlardan her biri kulaklannın yanlarına kadar kendi terleri içinde ayağa kalkacaklar" şeklinde açıklamıştır
حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ أَبَانَ، حَدَّثَنَا عِيسَى بْنُ يُونُسَ، حَدَّثَنَا ابْنُ عَوْنٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ ـ رضى الله عنهما ـ عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم. {يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ} قَالَ " يَقُومُ أَحَدُهُمْ فِي رَشْحِهِ إِلَى أَنْصَافِ أُذُنَيْهِ ".